Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 12
Sayı: 1672




2016 yılının müzik olayı sizce hangisidir?

Ozan, besteci ve müzisyen Bob Dylan'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması!
Kanserle mücadale eden Fatih Erkoç'un, hastalığının ilerlemiş olmasına rağmen konserlerine devam etmesi!
Fazıl Say'ın Beethoven Akademi Ödülü'nü kazanması
Kanadalı yazar, ozan, söz yazarı ve müzisyen Leonard Cohen'in vefat etmesi
Taylor Swift'in Grammy Ödülü'nü kazanması
Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı'nın Devlet Çoksesli Korosu'nun provasını İzlemesi
DOB'nin 2016 yılında da sürekli Türk müzikal ve operalarına repertuarında çokça yer vermesi!

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler







 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 7 müzisyen gazete okuyor
 
 
Özel Dosyalar
 
  Eski Edebiyatımızda Türk Musikisine Sataşanlar

Araştırma:Mehmet Nazmi Özalp

Çok konuda olduğu gibi bu sanatın da tutucu kimselerce horlanması, dini açıdan musiki ile uğraşmanın günah sayılmasının da etkisi olmuştur. Nitekim 17. yy. ünlü bilginlerinden Abdülbaki Arif Efendi “gençliğinde fenn-i edvara vukuflarını ifha eylediklerine binaen” ün kavuşamamıştır. Didaktik özellikli eserler yazan kısmalar, şairler, din adamları arasında musikiyi kötüleyenler, suçlayanlar çıkmıştır. “Ahmediye” adındaki eserde musikişinaslar hakkında çok ağır bir dil kullanılır. “Türk Musikisi Dergisi’nde vaktiyle sadeleştirilerek yayınlanan manzume şudur:

Gele yedinci yılın şifanileri
Ellerinde olmaya parmakları
Bir öküz boynuzu gibi dişleri
Kendine şeytani üstad eylemiş
Boynuna takılmış saz aleti
Kara yüzlü, gözü gök lü’bâniler
Sarka göğsü üstüne dudakları
Çalgı çalmakmış onların işleri
Andan almış sanatı saz eylemiş
Kendine kâr etti kıldı ülfeti

Kendisinin de musikiyi sevdiğini ve musikişinas olduğunu bildiğimiz Divan şairi Nâbi, oğluna yaptığı nasihatlerde bu sanat hakkında yerici dil kullandığı, bazı sanatlara göre “ehven-i şer” kabul ettiği anlaşılıyor. Daha kötü bir şeyle karşılaştırmadığına sevindiğimiz beyit şöyledir:

Sâzende dahi rütbe-i zillettir ammâ
Remmal-ü müneccim gibi menhüs değildir

Şairin kanısına göre saz çalanların da rütbesi aşağı bir rütbedir ama falcılık kadar değildir. Demek ki insan Nâbi de olsa aynı gerçeğe bazen ak bazen kara diyebiliyor. Toplumun bazı kesimlerine şirin görünmek endişesi insanları bu gibi tutarsızlıklara sürükleyebiliyor, objektif olmaktan uzaklaştırabiliyor. Nitekim az sonra sunacağımız aynı şairin sözlerindeki çelişki bunları doğruluyor. Nabi gibi Seyyid Vehbi de aynı yolu izleyerek hem nalına ham mıhına vurarak benzer çelişkilere düşmüştür. Kısaltarak sunuyoruz:

Musiki hikmete dair fendir
Bilene, bilmeyene ruşendir
Nice esrarı var idrak edilecek
Yer gelir sineleri çâk edicek
Nağme bir mantık-i ruhanidir
Nağmenin lezzeti vicdanidir
Hâne-i câne verir nûr-û sûrûr
Nevşe-i nağme-i tar-ü Tanbûr
Hazzı var gerçi hoş âvâzelerin
dinletir nağmelerin sazların
İtibârat_ı takâsim ve fusûl
İmtiyâzat-ı makamât ve usûl
her biri hikmet ile memlûdur
Can riyâzın suvarır bir sudur
Seyyid Vehbi ise,
Musiki fenni de hikmettendir
İlm-i esbab-ı tabiattendir

dedikten sonra, bu işlerle uğraşanları küçük görmekten çekinmemiştir. Nabi “Hayriye”sinde şöyle devam ediyor:

Zevkin et gayrından oldukça dûçar
Hânene ilk getirme zinhar
Ânı da ibret ile gûş eyle
Lezzet-i levhi ferârmuş eyle

Seyyid Vehbi’nin “Lütfiye”sinden birkaç beyit:

Nağmede gerçi nice hâlet var
Nice dikkat edecek hikmet var
Olacak sem-i hakikat agâh
İşitip nice sadâ-yı cangâh
Şevk ile velvele-i âvâze
Bülbülün konduğu çoktur sâze
Tab-ı insan nice eyler ki karar
Haz ede iştirâ şikeste mehar
Mûsiki olduğuna fenn-i delîl
Yazmam ol kıssayı çün şöhreti var
Hanı gûş etmeyenin nedreti var

Bu övücü sözlerden sonra şu beyitlere şaşmamak elden gelmiyor:

Lik eyler isen meyl-i heves
Dairende işitince herkes
Çelebi ehl-i hevâdır derler
Mâil-i zevk safâdır derler
Çünkü ahvâl-ı zamandır mâlûm
Cümle indinde olursun mezmûm

Kanuni Sultan Süleyman’ın bir içki yasağının arkasından bayağı yerlerde icrâ edilen “zararlı musiki”yi yasaklayınca kimi şairler gerçekten memnun olarak, kimisi de yardakçılık yaparak musikiyi her yönü ile kötülemek istemişlerdir. Bu konuda en ileri çizgiye ulaşan kışı 16.yy. ın tanınmış şairlerinden Taşlıcalı Yahya Bey’dir. Bu sanata bunca hakareti bir yana, padişaha dalkavuklukta eşsiz bir örnek ortaya koymuştur. Gerçek kanısının bu fikirler olup olmadığını bilmediğimiz şair keyifle:

Çalmazız, çağırmazız, bir saza meyyal olmazız
Dinsiz, imansız hevâ ehlince Deccal olmazız

diyerek şu şekilde devam ediyor:

Tutuştu âteşe sâzendeler nisyânı
Dağıldı ehl-i hevanın gürûh isyanı
Kemançenin sanamı sındı, yandı âteşe Ud
Yıkıldı yerleyin Çeng’in liva-ı şeytanı
Rebâb’ın eylediler halini harâb-ı yebab
Kurudu câm-ı tehi gibi fâsıkın kanı
Def oldu kâse-i mecnûn gibi iki pâre
Sifal-i seng gibi câmın devrildi devrânı
Giderdi âlet-i hengâmesini mutribler
Olurdu ayn-ı avâma hicâb-ı zulmâni
Saadet günün devri döndü berkasın
Çalındı çalıcının hâke tâc-ı unvânı
Akar sular gibi cümle terane ehlinin
Bir düşürdü yüzünü asl-ı şer-i subhânı
Belâ-yı can idi s^zende kısmına Tanbur
Elinde avretin ağlardı sanki oğlanı
Ne zulûmdü bu ki, Def’etti pâdişah-ı cihan
Kemençe mutrîb elinden ederdi efgân
Vücûd-i âlet_i saz idi hâne-i iblis
Melâhiler gibi yaktılar âteşe ânı
Keman-ı dest-i belâ idi Çeng’in endâmı
Nişan ederdi günah oklarına insânı
Bunaldı halka-i bezm-i meyle sohbet-i Ney
dağıttı şah-ı velayet bu dâm-i noksanı
Safâ-yı kalbe ârâm-ı câh edenler bilir
Sadâ-yı bülbül ile savt-ı ehl-i Kur’an’ı
Uluv-vü himmet şah-ı velayetin her gâh
Velâyet ehli eder cümle ehl-i imânı

Yahya bey bunlarla da kalmayarak “Kitab-ı Usûl” adındaki eserinde yeniden hücuma geçerek musiki aletlerini teker, teker yerin dibine batırdıktan sonra bir dalkavukluk şaheseri veriyor. Kopuz hakkındaki şu dörtlüğü çok insafsız:

Görün Çerg-ü Şeştar’ların derdini
Utanmaz çalan döner ardını
Kopuzu işiten kişi aldanır
Kazan üstüne damla damlar sanır

Kanuni Sultan Süleyman 1666 yılında İstanbul’da asayişi temin için içki yasağı koymuştu. Asıl amacı herhalde her türlü musikiyi yasaklamak değildi.. Bunu fırsat bulan tutucu çevreler türlü yollardan padişaha baskı yaparak sadece musikiyi yasak ettirmekle kalmayıp,  geçen bölümde yayınlanan şiirlerde görüleceği üzere, musiki aletlerini yaktırdılar. İstanbul’da 1562’de Avusturya elçisi olan Busbecq, aynı tarihli mektubunda şunları söylüyor:”…Pek muhterem ve kutsal sayılan bir ihtiyar –bir din adamı olmalı- bu duruma son vermek için bu gibi eğlencelere bir son vermezse öbür dünyada azap çekeceğini Süleyman’a (Padişaha) söyledi. O da itiyadından vazgeçti. Çalgı aletlerini ateşe attırdı. Bunların altınla işlenmiş, değerli taşlarla bezenmiş olanlarına bile önem vermedi…” Ancak elçi Beyoğlu’ndaki safahat âlemlerinden hiç söz etmiyor. Çünkü o yıllarda Pera yani Beyoğlu yabancıların, özellikle Hıristiyanların toplandığı, meyhane ve batakhanelerin bulunduğu bir yerdi. Bu bölgenin asayişi İstanbul emniyet teşkilatına her zaman sorun oluyordu. İşte bu yasak aslında bu gibi çalgılı kahvelerin, Batı musikisinin en bağı örneklerinin sergilendiği yerler için alınmıştı ama daha sonra dinî taassupla birleşerek kurunun yanında yaş da yanmıştı.

Değişik yönleri ile ele aldığımız Türk Musikisi hep yerilip hem de övüldüğüne göre, gerçek musiki sanatı herhalde bu tarz düşüncelerin dışında tutulsa gerekir. Çünkü milletimizin varlığında musikinin göz ardı edilemeyecek bir yeri vardı. Rahip Toderini, “… Eflatun gençlerin üç yıl musiki ile uğraşmalarını uygun görmüş. Türkler bu süreyi biraz daha uzun tutmuşlar. Çoğu bir musiki aletini hele Ney denilen lâtif bir saz çalar. Aslında herkesin içinde çalmak ayıpsa da yakın buldukları saygınlığı vardır” diye anlatıyor.

Musiki, şiir ve hat sanatı güzel sanatların önemli birer dalı olduğundan, musiki ile uğraşanlar genellikle bu konulara meşgul olarak isim yapmışlardır. Büyük ustalarımızın pek çoğu hakkında bilgi edinmemiz bu sayede olmuştur. Hiç şüphesiz bir çocuk doğduğunda ünlü bir kimse değildir. Bu sebeple bu insanların çoğunun doğum tarihini bilemiyoruz. Hâlbuki yaşadığı çağın içinde sanatkâr olarak üne kavuşmuş birinin ölümüne “tarih düşürme” divan şairleri arasında hayırlı bir gelenek olarak yakın zamanlara kadar sürmüştür. Bunun için çoğunun ölüm tarihlerini tespit edebiliyoruz.

Musiki yalnız kulağa değil aynı zamanda bütün milletlerin musikilerinde olduğu gibi, göz zevkine de hitap eden bir sanattır. Konser yani fasıl musikisi ile Mehter musikisi mevsimine göre açık ve kapalı yerlerde icra edilerek Türk toplumunun ilgisini çekmiş, zengin bir görüntü elde edebilmek amacı ile sazların türü ve sayısı mümkün olduğu kadar arttırılmıştır. Bunlardan başka musiki her türlü toplumsal olaya eşlik etmiştir. Konserler, düğünler, hamam eğlenceleri, cambazlık, hayvan eğitimi, ruh hastalarının tedavisi, hokkabazlık, soytarılık, tarikat ayinleri gibi birbirine hiç benzemeyen, akla gelen ve gelmeyen alanlarda değişik özelliklerde yer almıştır. Mehmet musikisinin, raks ve tekke musikisinin çeşitli çalgı guruplarının her zaman ilgi çeken görünümleri olmuştur. Bu kadar değişik ihtiyaca cevap veren musiki türlerini şu gruplara ayırabiliriz. Bunlar revaçta bulunduğu yıllarda çok kullanılmış ve kendi türleri içinde oldukça gelişmiştir:

1-Mevlevilik, Devranilik, Rufaîlik ve Kalenderlik gibi tarikatlarda dini vecdle ilgili ilahi duyguları dile getiren musiki.

2-Kültürlü kesimde günden güne gelişen, şekillenen altı-yedi yüz yılı aşkın bir süre öncesinden günümüze kadar uzanan, bugün geleneksel şekillerin bazılarına azçok benzeyen şekillerle devam eden klasik musikimiz.

3-Resmi mehterhanede doğan, esnaf mehterleri tarafından da geliştirilen, maalesef günümüze pek az örneği gelebilen mehter yani askeri musikimiz.

4-Curcunabazların, tulum oyunları, kuklacılık ve pehlivan güreşlerinin, Cinaskerleri, Kâsebaz’lar, Gözbağcılar, tasbazlar, paçibazlar ve savaş oyunları gibi eğlence kollarında bugün örnekleri tamamen unutulan eğlence musikisi (1)

5-Ortaoyunu ve hayal oyunu, gölge oyunu (karagöz) gibi kendine özgü bir repertuarı olan musiki. Bu musiki repertuarında bulunan formların bütün özellikleri biliniyor. Ortaoyunu unutulduğu, Karagöz’ün de geleneksel şekillerine uyulmadığı için hafızalardan silinmek üzeredir.

6-Aynı yerden kaynaklanın sanat ya da halk musikimiz daima yan yana bulunmuş, bir birine benzeyen formlar içinde her ikisi de sevilerek dinlenmiştir. Özellikle 18.yy.ın ilk yarısında başlayarak halk musikisi ile halk edebiyatına sanatkârlarımızın meyli artmıştır. Bu ilginin sonucu olarak iki türün arasında gelişen “Âşık Musikisi”.

İşte çoğu olumlu, pek azı olumsuz olan bu düşünce ve telakkilerin altında ilerleyen musikimiz 19. yy sonuna kadar gelişmesini sürdürmüş, daha sonra Türk toplum hayatındaki köklü değişikliklere ayak uyduramamış ve gerilemeğe yüz tutmuştur. Batı musikisini koruyan ve her türlü imkânı sağlayan devlet, öz sanatına nedense el uzatmak istememiş, Türk musikisi de piyasaya sığınarak asıl değerini yitirmeğe başlamıştır. Bugün bile aynı durum bir ölçüde devam etmekte, bir ticaret metaı olarak harcanıp tüketilmek istenmektedir.

(1): Curcunabazlar: Eskiden kullanılan bir oyun türü. Tulum (tuluk) oylunu: Bir tür meddahlık; eşeğe binerek tulukla oynanırdı. Kâsebazlar: Çubuk veya sopaların ucuna kâse, tas gibi tutturularak musiki eşliğinde oynanırdı. Tasbazlar da bu gruptandır. Cinaskerleri: Garip kılıklara giren insanların oynadığı bir güldürü türü idi. Savaş oyunları: Günümüzde oynanan kılıç-kalkan oyununa benzeyen, musiki ile oynanan bir oyundu. Göz bağcıları: Bugün illisyonistlerin yaptığı bir işti, bu oyunda da musiki bulunurdu.



Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2017