Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 12
Sayı: 1677




2016 yılının müzik olayı sizce hangisidir?

Ozan, besteci ve müzisyen Bob Dylan'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması!
Kanserle mücadale eden Fatih Erkoç'un, hastalığının ilerlemiş olmasına rağmen konserlerine devam etmesi!
Fazıl Say'ın Beethoven Akademi Ödülü'nü kazanması
Kanadalı yazar, ozan, söz yazarı ve müzisyen Leonard Cohen'in vefat etmesi
Taylor Swift'in Grammy Ödülü'nü kazanması
Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı'nın Devlet Çoksesli Korosu'nun provasını İzlemesi
DOB'nin 2016 yılında da sürekli Türk müzikal ve operalarına repertuarında çokça yer vermesi!

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler







 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 39 müzisyen gazete okuyor
 
 
Özel Dosyalar
 
  Eğitim, Kültür-Sanat ve TRT İlişkisi

Dr. Mehmet Nazmi Özalp araştırmasıdır.


Her ulusun kendine has bir sosyolojik dokusunun olduğu, o ulusa özgü çizgilerin kuşaktan kuşağa aktarılarak geliştiği, ulusal özelliklerle estetik görüşler kazandığı inkâr edilemez bir gerçektir. Güzel sanatların en önemli dallarından olan edebiyat ve musiki toplum yapısının temel taşlarından biridir. Uygar ülkelerde kurulmuş olan çeşitli enstitü ve sanat akademileri bu gerçeklerden kaynaklanmış, çalışmalar yüzyıllarca önceden başlatılmıştır. Eğer insanlık tarihi incelenirse, bu iki sanat dalının yozlaştırılması sonucu ulusların istenmeyen yönde kimlik değiştirdikleri tespit edilebilir. Bu kavramlarla doğumundan ölümüne kadar iç içe yaşayan insanın, binlerce yıllık bir süre içinde genetik nüanslar kazandığını ileri süren savlar da vardır. Bu sebepledir ki, uluslar bu konuyu bir eğitim çerçevesi içinde ele almış, geniş halk kitlelerini daha iyiye daha güzele yönlendirmeye çalışmış ve çalışmaktadır.

Türk güzel sanatlarının çok ilginç bir kadiri vardır. Çeşitli Türk devletlerinde bu gibi çalışmalar yapılmamış değildir. Ancak belli bir düzeye gelinmiş, herhangi bir sebeple yarı bırakılmış sonra yine sıfırdan başlatılmıştır. Genellikle böyle olmakla birlikte bunun en güzel, nispeten en uzun süreli örneğini Osmanlı İmparatorluğu içinde görürüz. Altı yüz yıllık bir zaman dilimi içinde Türk güzel sanatlarına hizmet veren birkaç önemli kuruluş vardı: Enderun teşkilatı, Mehterhaneler, Mevlevihaneler, Darülbedayi ve Darülelhan. Güzel sanatlarımızın bir bölümü ile özellikle musikimiz bu kuruluşlar sayesinde ayakta kalmıştır denebilir. Bir dini kuruluş olan Mevlevihaneleri konumuz dışında tutuyoruz. Bir diğer faktörde halk sanatımızdır ki, kendi otantizmi ile aynı süre içinde gelenekselliğini ve sürekliliğini korumasını bilmiştir. Şimdi biz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önceki dönemlere ait olan bu kuruluşları verilen hizmetleri ve daha sonra ortaya çıkan gelişmeleri kısaca özetlemek istiyoruz.

Enderun:

Bir saray üniversitesi veya bir sanat akademisi diyebileceğimiz Enderun hangi tarihte kurulmuş olduğu kesin olarak belli değildir. Eski kaynaklar ve tarih kitapları bu tarihi Yıldırım Beyazıt dönemine kadar götürür. Yeniçeri teşkilatı ile dolaylı bir ilişkisi vardı. Uygulama aşamasının Padişah II. Murat döneminde gerçekleştiği en yaygın kanıdır. Hızla gelişen Osmanlı Sarayı’na “hizmetli” yetiştirme amacı ile kurulduğu kesindir. İlk kez tarih sahnesinde Edirne başkent olduktan sonra görürüz. İstanbul’un alınışından sonra önce eski sarayda sonra yeni sarayda (Topkapı Sarayı’nda) hizmet vermeye başladı. Enderun’a bir okul kimliği kazandıran Fatih Sultan Mehmet’tir. Sultan II. Beyazıt zamanında açılan Galata Sarayı Okulu ile İbrahim Paşa Sarayı okulu o zamanlar Enderun’un yan kuruluşlarıydı. Günümüzün değerli öğretim kurumu olan Galatasaray Lisesi bu eski kuruluşun uzantısı olarak kabul edilir. Enderun teşkilatının Birûn ve saray teşkilatı ile doğrudan doğruya bir ilişkisi yoktu.

Enderûn Topkapı Sarayı’nda Bâbüssâde ile bugünkü Gülhane Parkı’na açılan büyük kapı arasında bulunan 3.,4.,5. avludaki binalar topluluğunun tamamına verilen isim olup, aslında sarayın selamlığının bir bölümü idi. Osmanlı padişahlarının günlük hayatının büyük bölümü Enderûn’da geçerdi. Devşirme yolu ile toplanan gençler buraya getirilir, seçimler padişahın huzurunda yapılarak uygun olanlar okula kaydedilir, Enderun’un “oda” adı verilen koğuşlarına dağıtılır, çeşitli amaçlara göre özenle yetiştirilirdi. Öğrencilere savaş oyunları, musiki, resim, kakmacılık, hat sanatı, sedefkârlık, yabancı dil, edebiyat, din bilgileri, ağaç işleri öğretilirdi. İmparatorluğun kalbi olan sarayda gelişen olaylara iç içe yaşadıkları ve devlet işlerine karıştıkları için buradan yetişen pek çok devlet adamına rastlanır. İşte bu okulda beş yüz yıla yaklaşan bir süre Klasik Türk Musikisi geleneksel meşk sistemi içinde öğretilmiş ve bu güzel sanat dalının sürekliliği sağlanmıştır. Ancak yüzyıllar içindeki gelişmelere ayak uyduramamış diğer bütün olaylarda olduğu gibi çağdaşlaşamamış, pozitif ilimler ders olarak okutulamamıştır. Kuruluşu sağlam temellere oturduğu için yirminci yüzyılın başına kadar yaşayabilmiştir.

Enderun’a ilk darbeyi, III. Selim’in öldürülüşünden sonra Osmanlı tahtına oturan II. Mahmut vurdu. Kendisi de iyi bir musikişinas olan bu padişah 1826 yılından ortadan kaldırdığı “Yeniçeri Teşkilatı” ile ilgili bulunduğu düşüncesiyle adın önce “Mızıka-i Hümayun” olarak değiştirdi. O sırada görevli olan sanatkârlara dokunmamakla birlikte İtalya’dan tanınmış musikişinaslar getirtti. Şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yanındaki Taşkışla’da 1827 yılında kurulan Mızıka-i Hümayun kendi yapısı içinde Türk ve Batı musikisi eğitimi yapacaktı. Buna bağlı olarak ayrıca bir bando takımı kurulmuştu. İlk şefi 1827 yılında getirtilen Manguel’dir. Bir yıl sonra, yani 1828’de Guiseppe Donizetti (1788–1856) davet edildi. Böylece Batı’dan gelen sanat esintileri şiddetini artırmaya başladı. Türk Musikisi kadroları daraltıldı. Öğrenciler Avrupalı sanatkârların eğitimine verilerek Batı musikisi kadroları genişletildi. Daha sonra Fransız D’aranda, İtalyan asıllı Pizano, Angelo, Mariani (1848 yılında gelmiştir, Luigi Ardıtı (1860 yılında gelmiştir), Guatelli, Dussep gibi sanatkârlar Mızıka-i Hümayun’da görev yapmış çoğuna paşalık unvanı verilmiştir.

Klasik Türk Musikisi Abdülmecit döneminde iyice dışlandı. Sarayda, şimdiki deyimi ile “entel” geçinen vezir ve vükela konaklarında Avrupa Musikisi dinlenir oldu. Sultan Abdülaziz döneminde okulu eski kimliğine kavuşturma çabaları olduysa da tahttan indirilmesi ile yarıda kaldı. Böylece kendi haline bırakılan Enderun’da değerli ustalar dağıldıktan sonra gittikçe özelliğini yitirerek işe yaramaz bir kuruluş durumuna getirildi. Halit Ziya Uşaklıgil, “Saray ve Ötesi” adını verdiği anılarında Enderun’un son yıllarını şöyle anlatır: ”Buradan hükümet adamları, nakkaşlar, musikişinaslar, hattatlar, oymacılar, bestekârlar, şairler yetişmiş ve her şeyden ziyade bu müessese edep ve terbiyenin, iç ve dış görünüş güzelliğinin yetişme yeri imiş. Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinden başlayarak bozula, bozula zamanda her taltif edilmek istenen tüfekçinin, aşçının, kapıcının yeğeni, oğlu, daha bilmem nesi buraya “çırağ” edile, edile artık eskiden kalan erkân ve edep sahiplerini bıktıracak derecelerde dolup taşmıştı.”

Bu şartlar altında devletin koruyuculuğundan yoksun kalan ses sanatımız piyasaya sığınarak bütün özelliklerini yitirdi ve gittikçe yozlaştı. Yeniden canlandırmak, günün gereksinimlerine karşılık verecek şekilde düzenlemek şöyle dursun, bu güzel gelenek ve kurulu sistem gereksiz görülerek 1908’de kesin olarak kapatıldı. Türk Musikisi’ni baltalama çabalarının birinci aşaması tamamlanmıştı.

Mehterhâneler:

Türk Askeri Musikisini bünyesinde toplayan bu musiki dalının eğitim ve öğretimini yapan, sanatkar yetiştiren bir kuruluş idi. Mehter sözcüğü Farsça olup “en yüce, en ulu” gibi anlamlara gelir. Bütün eski devletlerinde devletin bağımsızlığını ve gücünü simgeleyen tuğ ve davul ile özdeşleşmiştir. Gerek Orhun yazıtlarında (730–735), gerekse Divan-ı Lügat’it-Türk’te (1077) Türk Askeri Musikisi ile ilgili terimler vardır. Ordugâhlarda, hükümdar saraylarında günde üç-dört kez kösler çalınarak “Nevbet” vurulur, bu seremoni ayakta dinlenirdi.

Mehterhânelerin tarihi, Osman Gazi’nin Bizans İmparatorluğu’ndan Karacahisar’ı alışı ile başlar. Bu olaya çok sevinen Selçuklu hükümdarı “Tabl u Âlem, bir kemer, bir hançer, tuğ, tig-i zerrin, birkaç tavla at” göndererek hem Osman Gazi’yi kutlamış, hem de ona bir tür bağımsızlık tanımıştı. Mehterhâne’nin asıl kuruluşunun II. Murat’ın saltanatı yıllarında gerçekleşmiş olması muhtemeldir. Osmanlı Devleti İmparatorluk yolunda hızla ilerlerken Mehterhâne de kadrolaştı, sazlarının sayısı arttı, çeşitli bölümlere ayrıldı, bir mehter terminolojisi oluştu, giyim ve kuşamı bir takım kurallara bağlandı. Örneğin Fatih Sultan Mehmet döneminde Demirkapı yakınlarındaki “Nevbethâne” de yüksek aylıklı üç yüz kişilik bir kadrosu vardı. Zamanla İstanbul’un çeşitli semtlerinde şubeler açıldı. Yeniçerilik teşkilatına bağlı olduğu için, mehterbaşı devlet protokolünde yeniçeri ağasından sonra gelirdi ve padişahın atının yanında yürüme hakkı vardı. Türk Askeri Musikisi bu kuruluş içinde gelişmiş, öğretilmiş, savaş ve barışta yararlı hizmetlerde bulunmuş, aynı zamanda klasik musikimizin gelişmesine yararlı olmuş, ünlü bestekârlar yetiştirmiştir. Konuyu iki grupta incelemek gerekir:

Hassa Tabl u Âlem Mehterleri:

devlet kadrosunda yer alan resmi mehterlerdir. İlk dönemlerde sancakları koruyan “Alemdar” ile musikiyi simgeleyen “davul” adı verilen yüksek bir memuriyet kadrosuna bağlıydı. Kadrosu genişledikçe sazlarının sayısı arttı. Böylece alemdarların her bölüğünde karşılık her saz sayısını gösteren bölüklere ayrıldı. Mehterler 7, 8, 9, 10, 12, kat adı ile birimlendirilir, bu rakamlar sazların sayısını belirlerdi. savaş sırasında sayıları iki katına çıkartılır, örneğin 12 kat bir mehter takımının 80-81 kişi bulunurdu.. Mehterler ilk kez en görkemli şekliyle İstanbul’un fethi sırasında görev aldı. Tabl u Âlem mehterleri kendilerini esnaf mehterlerinden üstün tutarlardı.

Esnaf Mehterleri (Mehter Esnafı):

bunlar maaşlı ve kadrolu olmayıp çarşı esnafından oluşmuştu. Geçimlerini asıl meslekleri ile sağlarlardı. Kendi mehterbaşıları ile mehterhâneye bağlı olmakla birlikte ayrıca locaları vardı. Esnaf mehterlerinin resmi yerlerin dışında “nevbet” vurmaları “Fatih Yasaları” ile belirlenmişti. Seferlere katılmak zorunda idiler. Hem askeri musikiyi, hem de klasik musiki ile eğlence musikisini iyi bilirlerdi.

Mehter musikisi uzunca bir süre Avrupa’yı etkilemiş, on sekizinci yüzyılda Avusturya’da aynen kurulmuş, ünlü kompozitör Gluck tiyatroya uygulamış. Türk zillerini “İpigenie en Tauride” adındaki operasında kullanmıştır. Mozart ise Saraydan Kız Kaçırma operası ile “Türk Marşı”nı bu sıralarda bestelemiştir. Yine aynı yüzyıl içinde Osmanlı Devleti, Avusturya ve Lehistan’a birer mehter takımı hediye etmiştir. Rus çariçesi I. Katerine zamanında kurulan Rus askeri mızıkasını- geliştirmek ve Türk askeri musikisini yerinde incelemek için, kızı Elizabeth Petrofna İstanbul’a bir heyet göndermiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Kadrosu, kuruluş şekli, musiki repertuarı ile örnek bir kuruluş olan mehterhâne, 1826 yılında yeniçeriliğin ortadan kaldırılışı ile tarihin malı oldu. Görevli elemanlar emekli edilerek kadrolar dağıtıldı. Kalanlar da Mızıka-i Hümayun’a atandı. Yüzyıllarca ihtiyaca göre türlü şekillerde gelişmeler gösteren Mehter Musikisi, zamanla tamamen unutuldu; hafızalarında saklayan ölümü ile birlikte yok olup gitti. Günümüze sayılı örneği gelebilmiştir. Bugün çalınıp söylenen eserlerin pek çoğu yüzyılımızın başında bestelenen eserlerdir. Kendi değerlerimizi görmezlikten gelme, yahut küçük görme, bunları yaşatmak isteyenleri tutuculukla suçlama gibi eski hastalıklarımız bu konuda da kendini göstermiştir.

Osmanlı Sarayı’nda kurulan ilk bando takımı cumhuriyet döneminde kurulan “Bando Okulu”nun çekirdeğini oluşturdu. İmparatorluğun yıkılışı ile saray teşkilatı ortadan kaldırılınca olduğu gibi Ankara’ya nakledildi. Türk musikisi sanatkârları “Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti”ne, diğerleri de “Riyaset-i Cumhur Bandosu”na atandı.

İste musiki sanatımız bu şartlar altında her türlü ilgiden, eğitim ve öğretimden yoksun, okulsuz, metotsuz ve perişan bir duruma getirilmişti. Varlığını sayılı birkaç usta ile hevesli gençlerin gönlünde sürdürebildi; özel meşkhânelerde öğretildi. Batı notasının yaygınlaşamaması, Hamparsum Notası’nın öğrenilmesinin zor alması gibi nedenlerle eski eserlerin notaya alınması gecikti; yüzlerce eser kayboldu. Bilinenler de bilgisiz piyasa sanatkârlarının elinde aslını ve değerini yitirdi. Ortaya çıkan en kötü örnekler bir ticaret malı gibi piyasaya sürüldü. O günlerle bugünlerin büyük bir benzerliği vardır. O zamanlar da “Kanto” denen melez bir tür türemiş Türk Musikisinin başına belâ olmuştu.

DARÜLELHAN

Bu başıbozukluk bütün hızı ile sürüp giderken ileriyi gören, eğitimin önemini kavrayan bir avuç insan bazı çalışmaların yapılmasına ön ayak oldular. İlk kez 1911 yılında eğitim Bakanlığı ( o zamanki adıyla Maarif Umumiye Nezareti) tarafından okullar özgü musiki eğitim planı yapılarak Matbaa-i Amire’de bastırıldı. Bir sene sonra, yani 1912’de dönemin ünlü tiyatro adamı olan Paris Odeon Tiyatrosu müdürü Andre Antoine İstanbul’a davet edilerek Darülbeday-i Osmanî kuruldu Bu çalışmaları şehrimizin (belediye başkanı) Dr. Cemil topuzlu gerçekleştirmiştir. Okul Şehzadebaşı’ndaki Letafet apartmanında çalışmaya başladı. Kuruluş amacına paralel olarak Türk musikisinin çökmesini önleyecek, klasik eserleri aslına uygun olarak notaya aldırtıp yayınlayacak, musiki zevkini yaygınlaştıracaktı. Aynı zamanda tiyatro sanatkarı yetiştirerek derli toplu temsiller verecek ve çalışmalar kesinlikle eğitim amacına yönelik olacaktı. Birinci Dünya Savaşı patlak verince okulun resmen açılışı ertelendi. Andre Antoine ülkesine geri döndü. Batı musikisi bölümü ise çalışmalarını 14 Mart 1914 tarihine kadar sürdürdü. Tiyatro bölümü İstanbul Şehir Tiyatroları kuruluncaya kadar “Darülbedayi” adı altında uzun yıllar hizmet verdi.

Dönemin tanınmış sanat adamları bütün bu olup bitenleri görerek, en kısa zamanda yeni bir okulun açılması, musiki eğitiminin bir setsem içinde yapılması için girişimde bulundular. Türk Musikisi bu şekilde unutturulmak istenircesine bir tarafa itilirken, çok sesli musiki istendiği ölçülerde yerleşememiş, yaygınlık kazanamamıştı. Doğal olarak daha emekleme dönemini yaşıyordu. Abdülkadir Töre bu sırada, Maarif Nezareti’ne dileklerini belirten bir “Lahiya” verdi. Nedense uzun süre bekletilen bu başvuru, bir konser münasebetiyle akla gelerek tetkike alındı. Arkasından işten anlayanlar acele toplantıya çağırıldı. Uzun tartışmalardan sonra yeni bir okulun açılması kararlaştırıldı. Okulun adı Ziya Paşa’nın teklifiyle “Nağmeler Evi” anlamına gelen “Darülelhan” olacaktı. Ziya Paşa’nın başkanlığındaki “Encümen” 9 Aralık 1916 tarihinde bir yönetmelik hazırlatır. Bu yönetmelik Sultan Reşat’ın onayı ile hemen yürürlüğe girdi. Duruma göre okul bir musiki ve sanat kurumu olacak, yapısı içinde çeşitli okullarda kız ve erkekler için bölümler bulunacak, yönetmeliğe göre başkanı ile ikinci başkanını Maarif Nezareti seçecekti. Bu şartlar altında kurulan Darülelhan “musiki icra edecek heyetler ve sanatkârlar yetiştirecek, halka kaliteli konserler” verecekti. En sonunda Vekiller Heyeti” kararı ile erkekler bölümü 1 Ocak 1917’ de Şehzadebaşı Fevziye Caddesi’ndeki eski bir konakta, kızlar bölümü ise yine aynı yerde başka bir binada çalışmaya başladı. Erkekler bölümü 1918’de kapatıldığı halde, kızlar bölümü bir süre daha derslere devam etti.

Dört yıl süreli olan bu okulun aynı zamanda edebiyat öğretmeni ile musikişinas yetiştirmesi ilke olarak kabul edilmişti. Batı Musikisi de öğretilmekle birlikte daha çok Türk Musikisi ağırlıklıydı. Öğrencilere nazariyat, nota, solfej, dini musiki, Türk Musikisi aletleri (enstrüman bilgisi), şan, piyano, viyolonsel, kompozisyon (bestecilik), armoni dersleri veriliyordu.

Musikimizi yaymak ve tanıtmak, folklor çalışmaları yapmak, kaybolmaya yüz tutmuş eski ve değerli eserlerimizi tespit etmek görevleri de vardı. Sistem olarak Batı konservatuarları gibi bir okul olması düşünülmüştü. O sıralarda Ziya Gökalp’ın “Bizans Musikisi” olarak tarif ettiği Türk Musikisi 1917–1923 tarihleri arasında önemli çalışmalar yaparken 1923’de “Encümen” tarafından dağıtıldı. Her iki bölüm birleştirilerek eğitim askıya alındı. İstanbul Valisi Haydar Yuluğ’un çabaları ile 14 Eylül 1924 tarihinde yeniden açıldı. Bu kez Batı musikisine ağırlık verilmiş Türk Musikisi bölümü iki yıla indirilmişti. Her nedense ulusal musikimizin çağdaşlaşması Türk opera ve operetlerinin bestelenebilmesine bağlanmıştı.

Oysa Türk Musikisi bölümü bu süre içinde hayli güzel çalışmalar yaptı. “Darülelhan Mecmuası” 1924’de yayın hayatına girdi. Tevşihler, ilahiler, ayinler, 182 tane klasik eser yayınlandı. Halk musikisi derleme çalışmalarına bu yıllarda başlanarak derlenen eserler kitap haline getirildi. Buna karşılık çok sesli musiki mensupları “Union Fraincaise” de konserler vermekle yetindi.

Görüldüğü gibi sık, sık okulların açılıp kapatıldığı bu kargaşa döneminde İstanbul’da Türk Musikisi eğitimi yapan Terakk-i Musiki, Gülşen-i Musiki, Darüttalim-i Musiki, Darülfeyz-i Musiki cemiyeti vb. özel okullar ve meşkhaneler vardı. Anlaşılmaz bir nedenle 9 Aralık 1927 tarihinde resmi olan olmayan bütün okullarda Türk Musikisi eğitimi yasaklandı. Darülelhan, “İstanbul Belediye Konservatuarı” adı altında 22 Ocak 1927’de açıldı ise de artık Türk Musikisine yer verilmedi. Türk musikisi’nin adı zaten “Şark Musikisi ve Alaturka” idi. Yani ne eski edebiyatımız, ne de musikimiz Türk’e ait değildi. O günün aydınları (!) Bu durumu böylece kesin bir yargıya bağlamışlardı Okulda sadece “Alaturka Musiki Tasnif ve Tespit Heyeti” adında küçük bir bölüm kaldı. Elbirliği ile küçültüle, küçültüle bu duruma getirilmesi başarıldı. Bu yeni okul gerçek anlamda bir konservatuar durumuna gelinceye kadar belediyeye bağlı kalacak, yönetmelik Milli Eğitim Bakanlığı’nca daha sonra yapılacaktı.

İstanbul Belediye Konservatuarı Şehzadebaşı’ndaki eski binasında varlığını sürdürürken, 1931 yılında Profesör Josephe Marx ülkemize davet edilerek yeni düzenlemeler yapması istendi. 1930 yılında yürürlüğe giren yönetmelik uyarınca Klasik Türk Musikisi’ne yer verilmediği için Batı Musiki ile sahne sanatları ve halk musikisi çalışmalarına ağırlık verilmişti. Bu kararlara büyük tepkiler olmuş, Türk Musikisi bölümü yeniden açılmıştır.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız bu olumlu-olumsuz gelişmelere 1828 yılından başlayarak yüz yıllık bir süre içinde musikimizi unutturmak için elden gelebilecek her yola başvuruldu. Sonuçta tamamen unutturulamadı ama ayağa düşürülerek geleneksel özellikleri ile icra biçiminin yozlaştırılması başarıldı. Hiçbir sanat değeri olmayan ticari amaçlı örnekler değerli eserlerin yerine geçer oldu. Durum böyle olunca “İste Türk Musikisi budur!” demek kolaylaştı. 1925–1927 yıllarında ses sanatımız bu acınacak durumdaydı. Ayrı bir araştırma konusu olduğu için bütün bu olayların sosyo-ekonomik sebepleri üzerinde durmuyoruz.


Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2017