Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 51 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nevin Yücel Çelbiş
 
 
Yayımlanan Sayı : 401

Paris'in unutulmaz sokaklarından solan anılar - 25.09.2007





Patrick Modiano’nun hüzünlü dünyası

“ Bir onbeş yıl daha geçti. Hepsi aynı sis perdesi altında birbiri içinde eriyip kayboldular. Thérése Caisley’den bir daha hiç bir haber almadım. Bana verdiği telefon numarası yanıt vermedi, sanki Caisley’ler Mayorka’dan hiç dönmemişlerdi.

Geçen yıldan bu yana, belki ölmüştü. Belki gelecekte bir Pazar günü, onu Corvisar sokağı civarında görecektim.

Ağustos ayı; saat gecenin on biri; tren banliyönün ilk duraklarını geçerken yavaşladı.

Burada, neon lambasının mor ışığı altındaki ıssız peronlarda, Mayorka’ya gitme hayalleri kurmuştuk...


Modiano “ Unutulmadan da Öte” adlı romanında Paris sokaklarını baş role yerleştirmiş gibi.

Yazar peşinden sürüklendiği anılarında, bir vakitler tutkuyla sevdiği kadının izlerini araken,
geçtiği sokaklarda artık yok olan binalardan, şık otellerden de uzun uzun söz ediyor. Sokaklar
rüyalarında da sık yer alıyor:

“ Oraya bazen rüyalarında geri dönüyorum. Geçen gece, Dante sokağı boyunca batmakta olan bir Şubat güneşi gözlerimi kamaştırdı. Sokak, o zamandan beri hiç değişmemişti. Camlı terasın önünde durdum ve tezgâha, flipper otomatına ve bir dans pistinin etrafına sıralanmış gibi duran bir kaç masaya baktım.

Yolun ortasına vardığımda, karşıda, Saint- Germain Bulvarındaki büyük binanın gölgesi oraya kadar uzandı. Ama arkamda, yaya kaldırımı hala güneşli idi.

Uyandığımda, yaşamımın Jacqueline’i tanıdığım bölümü, bana aynı ışık gölge kontrastı altında
göründü. Soluk kış sokakları ve aynı zamanda panjurlardan sızan güneş.”

Sokaklar Paris sokakları ama ışık gölgeler, özellikle de Ağustos ayının akşamüzerlerindeki uzayan gölgeler De Chirico’nun tablolarını hatırlatıyorlar. Yine, Modiano’nun durmadan aradığı, giderek yüzlerini zamanın sisleri arasında seçemediği kişilerle, De Chirico’nun ıssız sokağa sadece gölgesi düşen, cismi olmayan figürleri hep aynı rüyalar dünyasının kahramanları...

Geçmiş zaman , yok olan kişiler.. Modiano, bütün büyük romancıların zaman saplantıları olduğunu söylüyor. Ama onunki en tutkulu olanı :

“Metroda, kapının yanında, ayakta duruyordum. Solumda, en arkadaki koltukta bir kadın oturuyordu. Güneş gözlüğü takmıştı, boynunda bir fular vardı, eski, bej bir yağmurluk giymişti. Jacqueline’i gördüğümü sandım.... Yüzü bana zayıflamış gibi geldi. Dudaklarının ve burnunun çizgilerini seçebiliyordum. Yavaş yavaş emin oldum, oydu.

...Ona yaklaşmayı ya da takip edip kaldığı yeri öğrenmeyi istemedim. Bu kadar yıl sonra, artık beni hatırlayamayacağından korktum.”

Altmışlı yılların gençliği, kaçak yaşayan kahramanlar, haber vermeden sessizce çekip giden sevgililer, Austerlitz garındaki bir kahve, sessizlik, gece boyunca sığınacak yer arayan kimliksiz insanlar, elindeki bavulu oradan oraya sürükleyen gençler, lüks otellerin loş salonlarında özlenen baba ile buluşmalar... Yalnız, melankolik, acı çeken belli belirsiz yüzler...

Bütün bunların altında hep hissedilen bir rahatsızlık duygusu var: Paris’te işgal günleri. Ona göre işgal altındaki Paris garip bir kentti. Normal zamanlarda karşılaşmalarına imkân olmayan kişilerin birbirlerini buldukları bir dönem.

Modiano: “ Kendimi hep işgalin gübresinde yetişmiş bir bitki gibi hissettim” diyor. Oysa savaştan hemen sonra doğmuş. Ama babası işgal altındaki Paris’te yaşamını sürdürmeye çalışan bir musevi. Baba oğul ilişkileri Modiano’ da silinmez izler bırakmış; bu yüzden romanlarının çoğunda babasının kimliğini çözmeye çalışıyor. “ Ceinture Bulvarı” adlı romanında babasının izini sürüyor:

“ ...bir çekmecenin dibinde tesadüfen bulunan, tozların yavaş yavaş yok ettiği bir fotograf.”

“ Çok değişmemişsiniz. Biraz önce bara girdiğinizde, yürüyüşünüz tıpkı on yıl önceki gibiydi.”

“ Bir gün aniden sizi aramaya karar verdim.”

“ Az bulunan bir pulu satmaya gidiyordu.”

Ve araştırmalarının sonunda nihayet onu tanıyan birine rastlıyordu:

“ Hatta bir fotoğraflarını saklamıştı. İşte, bu uzun boylu ince olan Murraille’di. Bir gazetenin müdürü idi, kurşuna dizildi. Diğeri, elinde orkide tutan: Guy de Marcheret. Mösyö lö kont diye çağırırlardı. Eski bir lejyonerdi. Belki kolonilerden birine geri dönmüştür. Evet, artık hepsi yok oldular... Önde oturan, şu en şişmanları, günün birinde kayboldu.

Bu hayalperestlerden düzinelerle tanımıştı. Böyle bara dirseklerini dayarlardı. Sonra hepsi kayboldular. Bütün bu yüzleri hatırlamak imkânsız. Hem eğer istersem bu fotoğrafı bana verirdi. Ama genç olduğumu söyledi, geleceği düşünsem daha iyi olacaktı.”

Modiano’nun sık sık ele aldığı konulardan biri de kayboluş. “ Balayı” adlı romanı böyle bir kayboluşu anlatıyor. Yazar, savaş günlerinin gazetelerini karıştırırken, Paris- Soir’da bir habere rastlıyor: “ Bir genç kız aranıyor”.

“ Bu yazı beni uzun süre rahatsız etti. Kayıp mı oldu? Tutuklandı mı? Kaçtı mı? Günlerce kendi kendime bu genç kızın kafasından neler geçtiğini sordum, neden evine dönmemişti?...

Bütün kitabı bunun üzerine kurabilirdim. Adı Bruder’di. Kitabı ona adayabilirdim. Sonra bunu yapmak istemedim.. Sonuçta, sanırım bu bir kaçıştı.”

Modiano’nun romanlarında doğa betimlemeleri yok denecek kadar az yer tutuyor: Kaldırımlarda eriyen kar ya da Seine nehrinin üzerini kaplayan sis gibi Paris’in doğa olayları.

Yazar, doğayı anlatan, kahramanları doğa ile içli dışlı olan romanları okumayı sevdiğini belirtiyor. Kendi romanlarında bunun eksikliğini görüyor ama o “bir kent çocuğu”; bu nedenle onun peysajları Paris’in sokakları, bulvarları, meydanları, nehrin iki yakası ve garlardan ibaret.



Onunla yapılan söyleşilerde Modiano hep tutuk, çekingen, içine kapalı, rahatsız görünüyor.

Yanıt vermeden uzun uzun düşünüyor, hatırlamaya çalışıyor. Çoğu kez cümlelerini tamamlamıyor. Tereddütleri var ama onları paylaşmak istemiyor gibi... Bu mesafeli tutumunda modern toplumun isteklerine karşı koyuş var: Kendinden emin, hazır cevap, mükemmel bir yazar gibi görünmek onun tipi değil. Sade ve kibar bir insan Modiano.

Patrick Modiano romanlarını yazmaya başlamadan önce tıpkı polis raporlarında olduğu gibi uzun bir soruşturma yaptığını söylüyor. “ Bir romancı pasif bir tavır takınmak zorundadır.

İnsanları dinlemesi gerekir, ya da onları incelemelidir.” Uzun araştırmalar yapıp bir yığın malzeme biriktirdiğinde ise romanın gerçekleşebilmesi için ayıklamalara başlıyor. Modiano’nun stili olabildiğince yalın. Gereksiz hiç bir açıklama, hiç bir dialog bulunmuyor. Sıfatlar ona göre değildir. O kadar ki romanlarından birini bitirdiğimizde sevgilinin neredeyse hiç bir fiziki niteliğini bilmediğimizi görürüz; ruhsal dünyasından da pek haberimiz yoktur. Ama hikâyenin atmosferi bizi çoktan sarmıştır: Parlak güneşli Ağustos günleri, sisler altında Paris sabahları,

Yağmur altındaki ıssız sokaklarda kimliğini sorgulayan kişiler... Bütün bunlar bize bir başka yazarın aynı ağır atmosferini hatırlatır: Georges Simenon. Onun kahramanları da Modiano’nunkiler gibi yaşamaktan yorulmuş insanlardır ve Paris’te hep yağmur yağar. Bir yazısında Modiano en beğendiği yazarın Simenon olduğunu belirtiyor. Sadece atmosferi değil stilindeki yalınlıkta da paralellikler bulunmakta...

Paris ve sokakları... Otuz yıldır Modiano bu kenti yazıyor. Ve bu kentin unutulan sokaklarında kahramanları aynı tutku ile ait oldukları dünyayı, kaybolan anılarını, hiç bulamadan arayıp duruyorlar

“Lima otelindeki odam Saint- Germain Bulvarına ve Bernandins sokağının yukarısına bakıyordu. Yatağıma uzandığımda, pencerede artık adını unuttuğum bir kilisenin çan kulesi beliriyordu. Gece boyunca, trafiğin gürültüsü yok olduğunda, saati haber verirdi.”
 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019