Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1739




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 45 müzisyen gazete okuyor
 
 
Deniz Durukan
 
 
Yayımlanan Sayı : 537

'O Karmaşanın İçinde Mozart Devam Ediyor Sanki' - Aydın Esen - 11.04.2008





Fusion müzisyenlerinden Vinnie Colaiuta ve Miroslav Vitous ile ortak bir çalışmaya giren, evet biz fusion'cuyuz diyen Esen, deneysel avangard motifleri de taşıyan bir albümle şaşırtmaya devam ediyor. Universal/Emarcy etiketiyle çıkan 'Living'i alıp, dinleyin ve Aydın Esen'i o sınır tanımaz besteleriyle tekrar keşfedin derim.

Müziğe çok küçük yaşlarda başlamışsınız. Bunda ailenizin etkisinin olduğunu sanıyorum.

Evet, babam Ahmet Esen trompet çalardı. Ağabeyim, annem, babam hepimiz evde küçük bir orkestra gibiydik. Sürekli plaklar çalınırdı. Müziğin büyüsü bizi çok küçük yaşlarda etkisi altına almıştı. Aile, büyüdüğünüz ortam çok önemli. Bunun yansımasını zaman geçtikçe görüyor, anlıyorsunuz.

Peki, ya sonra neler oldu? Elektronik müziğe ve diğer yeniliklere nasıl yöneldiniz? Tepki aldınız mı?

Bir yandan okul, bir yandan popüler müziğe duyduğum ilgi... Klasik müzik çalışıyordum, ama modern müziğe, çağdaş klasik müziğe, rock'a, caz rock'a, pop müziğe, fusion'a, hepsine ilgi duyuyordum. Çok ufak yaşlarda çalmaya başladım. Ama bunlar nedir diye de eleştiriliyorduk. O zamanlar hafif müzik ortamı vardı Türkiye'de. Şimdi o boyutlar değişti. Biz o boyutların bütün karışımını yaşadık. Okuduğum okullar, büyümek, hayat ve kafanızın içindeki bir sürü detay... Bu çelişkileri bütün sanatçılar yaşıyordur. Türkiye'de hayat zor, özellikle altmışlı-yetmişli yıllarda bugünkü gibi açıklık yoktu. Aradığımız herhangi bir şeyi bulamazdık, herkes birbirine bir şeyler sipariş ederdi. Konservatuar ortamı fena değildi. Gerçekçi bir ortamdı, bu işi yapacaksanız yapın, yoksa çalışmayın tavrı vardı. Bunu herkes bilmez. İstanbul Belediye Konservatuarı gerçekten adabına yakışır bir okuldu. Özellikle de piyano departmanı. İşin o tarafı zor bir maceraydı. Fakat her şekilde iyi gitti. Kompozisyon, yazı işlerine çok erken başladım.

Sanırım ilk besteniz olan Piyano Konçertosu'nu on dört yaşında yazmışsınız.

Evet, çok erken yaşta beste yapmaya başladım. Yedi-sekiz yaşlarından itibaren yazıyordum, ama daha iyi bestelerimi on dörtlü yaşlarda yazmaya başladım. Bana kimse yaz demedi. Kendiliğinden olan bir şey bu. İyi bir aile ortamı, yaptığınız müziği de besliyor. İçerde müzik var, notalar var... İşte orada yaşadığınız bağı unutamıyorsunuz. Sizin başta sorduğunuz soru tekrar bunları düşünmeme neden oldu.

Klasik müzik, çağdaş müzik, elektronik müzik derken sanki caz daha geri planda kalmış gibi geliyor bana.

Birçok müzikle uğraştığım için öyle görünüyor olabilir. Caz da söylerim, modern müzik de yaparım. Müziğe tek bir şey olarak, yani bir bütün olarak bakmak çok riskli. Bunun açıklamasını ben bile tam olarak yapamıyorum. Cazın zaten ne olduğu belirlenmiş. Biz cazı çok başka noktalarda yapıyoruz. Bu işi bilen insanlar, seksenlerde bu müziği nasıl yaptığımızı çok iyi anladılar. Fakat orada bitmedi. Caz böyle çalınır, onun en üst noktası da budur dediler. Alakası yok, ama yaptığımız şeylerin ne kadar yeni olduğunu biliyordum. Festivaller oluyor, bir aylık caz turu oluyor; adı caz festivali. Adı bu işte, ne yapacaksınız. Grup olarak biz orada acayip şeyler çalıyoruz. Bunu bazı insanlar çok dolaylı yollardan soruyorlar. Yazarlar, gazeteciler... Çok biliyormuş gibi geçinirler. Bazıları sevdiğim insanlar. Daha dikkatli sorup, yeni bir şey duyduklarında ilgi göstererek bir şeyler yazarlar. Az bulunur kişilerdir o tür yazarlar. Bizi daha gerimizden tanırlar. Hangi boyutta, periyotların nasıl değiştiğini görürler, akıllı gibidirler onlar. Her şeyi bilmezler, ama bildiklerinden çok daha iyisini yansıtırlar. Ne kadar isteseler de bilemezler. Ama yazıyla nakledilen şeyler, yüksek boyutlara ulaşabiliyor. İşte buradaki ince noktayı da ben çok iyi görüyorum yıllardır. Biri diğerinden daha basit bir yerde değil bence. Çünkü artık dünya çok büyük. İnsanlar neyi dinleyeceklerini şaşırabiliyorlar. Önerilere göre CD alıyorlar. Bugün insanlar müzik yerine, cep telefonu hakkında daha çok şey biliyorlar örneğin. Artık insanların düşünceleri daha farklı. Görsellik, materyallik ön planda. Yani sanatsal değerlerin, elle tutulamayacak şeylerin önemi yok. Bizim insanımız böyle. Ama yine de çok da fena sayılmayız. Bir şeylerden bahsediliyor, insanlar da canı isteyince yapıyor. İstemek çok önemli. Bence hiçbir şeyin mahsuru yok; insan isteyince, çalışınca her şeyi yapabiliyor. Büyüdüğümüz ortam hem güzellikleri, hem de negatiflikleri içinde barındırıyordu. Oxford'da bahçe içinde bir villada büyümedik biz. Orada büyüseydik nasıl bir müzik yapardık bilmiyorum. Hepsini dengelemek zorunda değiliz. Zannetmeyelim ki birisi diğerinden 450 sene ileri. Bunlar hep rüya. Dünya tek yerde. İleriye dönük müzik mi? Bunun adını ben bile koyamam. Yaşıyorsak ve ortada bir şeyler varsa, böyle bir şeyler hissedilmiş demek ki. Bu konuşulacak mı? Evet, olay bitmedi daha. O açıdan bir karmaşa var, o karmaşanın içinde Mozart devam ediyor sanki.

Uzun yıllar yurt dışında Amerika'da yaşadınız. Amerika'da yapılan cazla burada yapılan cazı mukayese edebilir misiniz? Ya da şöyle sorayım; Türkiye'de caz ne durumda. Çünkü Amerika elbette cazın beşiği.

Güzel bir soru. Tabii ki Amerika mevzuatın geliştiği bir yer, yeni bir ülke. Her ülkenin ekonomisine göre 450 sene ilerde gibi şeyler konuşuluyor hala. Ama Amerika bu açıdan birçok ülkeden ilerde. Burayla mukayese bile edilmez. Burada da çok iyi arkadaşlar var, çalışıyorlar, fakat ortamda sizi bir şeyin çimdiklemesi lazım. Kendinizi de bir şey zannetmemek gerekir. 17-18 yaşında Amerika'ya gittiğim zaman birçok şeyi çalıyordum, burada epey abartıyorlardı. Ve o yaşıma göre oldukça da önemli şeylerdi yaptığım. Ama oraya gidince öyle olmadığını anladım. Eğer gitmeseydim, "aman ne güzel, süper" laflarına aldanıp, kendimi harika zannederdim. Belki birçok insan için önemli bir şey bu, ama benim için değil. Yapılacak daha çok şey vardı ve Amerika'da o boyutu daha soğuk biçimde yaşıyorsunuz. Hem hayatsal açıdan, hem de parasal açıdan zor koşullarda yaşıyorsunuz. Her açıdan farklı. Burada parasız kalsanız borç isteyebilirsiniz, ama Amerika'da isteyemezsiniz. Ben gittiğimde ellilerin, altmışların uzantısı, bildiğimiz klasik caz yapan çok insan vardı. Bizim onlarla ilişkimiz olmadı, modern müzikle ilgileniyorduk. Zaten bir sesim vardı, o sesi büyütmeye çalışıyordum. Bizden 10-15 yaş büyüklerle çalardık. Onlar çalmamız için gruplarına çağırırdı. Bunlar gerçekten star olan insanlardı. Sizi duyunca zaten hemen geliyorlar, aslında buna da kaptırmamak gerekiyor kendini. Ama Amerika'da hayat çok zor. İnanmış biri için, eğer caz da söz konusuysa evet. Ve birçok öğrencimi oraya göndermişimdir. Birçok şeyi öğrenmek için gitmek de gerekiyor.

Cazın evrensel bir dili olduğunu düşünüyorum. Örneğin milliyetini belirtmem gerekirse Amerikalı veya Türk cazcı diyebilirim, ama dinlerken, kimi dinlersem dinleyim bu cazdır diyorum. Amerikan cazı, Alman cazı diyemiyorum. Zaten globalleşen bir dünyada cazın da böyle bir misyonu varmış gibi geliyor bana.

Aynen katılıyorum ve öyle bakmak gerektiğine de inanıyorum. Dünyanın her köşesinde caz çalınıyor ve kimsenin malı değil. Söylediğiniz gibi Afrika getirdi bir takım ritimleri, derken Amerika'ya kadar uzandı. Zaten Amerika'yı Amerika yapan da dışarıdan gidenlerdir. Amerika bunları sahipleniyor. Avrupa'nın bazı ülkeleri gibi, örneğin Hollanda, İsveç, Norveç gibi öyle artiste falan süper ilgi göstermiyor.... Keşke Türkiye de Avrupa gibi olsa. Türkiye bu konuda tamamen kör ve sağır. Arkadaşlarımız var, oturup evde müzik yapıyorlar, başka bir şeyle ilgilenmiyorlar. Devlet de "siz çalışın biz maaşınızı veririz" diyor. Türkiye'de bu yok, Amerika'da da yok. Bu anlamda birbirine benziyor iki ülke.

Yani müziğin dili, hayatın da dili aynı zamanda.

Evet, öyle de söylenebilir. Müziğin içersinde olduğum için bunu doğrudan söyleyemem. Ben çok problemli yaşarım müziği. Ama müziğin karşısına geçip, kendimi uzaktan dengelemesini severim. Kendinizi kaptırdığınız zaman çok önemli şeyler yaptığınızı sanırsınız. Böyle bir şey olamaz. Biz bunları çok erken yaşlarda öğrendik. Yoksa orada kalır, trademark olursunuz. O da bir şey. O tadı 50 yıl önce yakalamışsanız bravo. Acaba müzik bu mu? O tadı yakalamak mı? Bence değil. Aldığımız albümler açısından trademark'lı bir dünyada yaşıyoruz. Başkalarının tavsiyesi üzerine ya da rasgele bir CD aldığınızda, belki bu CD beş saniye size bir şey verebilir. Ben müziği böyle dinlerim. Müzikte keşif budur. Mozart'ta bile keşfimi böyle yaptım, bana kimse Mozart dinle demedi. O müziğin çok güzel olduğunu çalarak gördüm. Müziğin aslında özü orada yatıyor. Mozart için de, Bach için de, bizler için de öyle. Yalnızca entelektüel havada olan, bu işi bilen insanlara yönelik çalışmalar var. Anlayan anlasın onları, öyle konuşsun. Ben insanlara dönük çalışmayı severim. 60-70 dakikada insanlar kendilerine bir iki pay bile çıkarsalar tamamdır. Belki bir şey değişir. Müzik her şeyin kürü değildir ki. İlaç değil ki müzik.

Son çalışmanız 'Living'de fusion müzisyenlerinden Miroslav Vitous ve Vinnie Colaiuta ile ortak bir çalışma yaptınız. İkisi de alanlarında dünyaca ünlü müzisyenler. Bu seçimin özel bir nedeni var mı?

Fusion karışım demektir. Evrensel müzisyenlerde, fusion lafı artık evrenselin üstüdür. Bunlar on beş senedir beraber olduğumuz can ciğer arkadaşlarımdı. Aklımızda her zaman plak yapmak vardı, ayrı ayrı bir şeyler yaptık ama üçümüz bir araya bir türlü gelemedik. Geçen yıl aradığımız ortamı yakaladık ve Universal'da bir araya geldik. Zaten üçümüz bir araya geldiğimizde müzik kendiliğinden ortaya çıkıyor ve güçler kozmik bir duruma geliyor. Herkes yazıyor, herkes besteci, hem yaratıcı hem de uç noktada. Bir araya geldiğimizde birçok boyutu yaşıyoruz. Evet, füzyoncuyuz. Fakat çok yeni bir müzik bu. Klasikle cazın uç noktalarda nasıl birleştiğini gösteriyor. Fusion kelimesi büyük bir kelime. Ve insanlar o karışımın altından neler çıkabileceğini anladılar. Formüller belirlenmeden önce sonuçlar da belirlenmeli. Bir şeyler aranıyor hala. Gerçekten belli evrelerden geçmiş, olgunlaşmış, patlamış bir müzik bu. O açıdan güzel hissediyoruz kendimizi.

Kaynak: Stüdyo İmge

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019