Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1737




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 67 müzisyen gazete okuyor
 
 
Ali Cenk Gedik
 
 
Yayımlanan Sayı : 608

Cazabesk-Cazamanda ya da Arabesk-Maganda (1. Bölüm) - 20.08.2008





Pop Yazılar: Varoştan Merkeze Yürüyen “Halk Zevki”
Orhan Tekelioğlu
Telos Yayıncılık, Mart 2006, İstanbul




İnsan çocukluğundaki düşünme sistematiğini hatırlayabilseydi, gerçekten ilginç olurdu. İnsanın kendisini ve dünyayı algılayışı fizyolojik, ideolojik ve kültürel şekillenmeler sonucu büyüdükçe bambaşka bir hal alıyor. Pirelerle ilgili bir deney var. Pireyi önce uzun bir kavanozun içine koyarlar, bir süre kavanozda kaldıktan sonra, serbest bırakıldığında pirenin ancak kavanozun boyu kadar sıçrayabildiği görülür. Bu deney kademeli olarak kavanoz boyları kısaltılarak tekrarlanır. Pire de her serbest kalışında ancak en son içinde kaldığı kavanoz boyu kadar sıçrayabilir. Belki de pire daha önce ne kadar yükseğe sıçrayabildiğini unutuyordur. Büyümek bana böyle bir şey gibi geliyor. Ya da kapitalist bir dünyada yaşlanmak. Başka bir deneyde ise yetişkinlerin olduğu bir sınıfta tahtaya bir nokta işareti koyulur ve sınıftakilere bunun ne olduğu sorulur. Yanıt sözbirliğiyle “Bir Nokta!”dır. Aynı deney henüz okul çağında olmayan çocuklarla tekrarlandığında alınan yanıtlar uzun bir listedir: Balon, uçak, tekerlek, kuş, şemsiye vs.

Ancak insanda farklı derecelerde de olsa naif denilen çocuksu bir yan kalıyor. Orhan Tekelioğlu’nun kitabı bu anlamda bir “naif”lik taşıyor. Tekelioğlu arabesk müziğe karşı duyulan tepkiye karşı bir çocuk oyunu gibi “cazabesk” kavramını ortaya atıyor. Böylece arabesk dinleyenlere atfedilen maganda tanımlaması da cazabesk dinleyeler için “cazamanda” oluyor. Tekelioğlu’nun “oyunu” şöyle:

“Tutun ki altmışlı yılların sonunda, müzik dünyasını birbirine katan kırkbeşlik, Orhan Gencebay’ın ‘Bir Teselli Ver’ şarkısı değil de, Pekcan/Ötenel/Sun imzalı ‘Caz Semai’ albümü olsaydı, yani Türk müziğinin bu caz yorumuna halk büyük bir itibar gösterseydi. Daha sonra, aynen arabeske yapılan muamele gibi, dönemin ‘itibarlı’ aydınları bu müziği ‘yoz’ müzik diye nitelendirseleredi. Ona bir ad takıp ‘Cazabesk’ deselerdi.”(1)

Benim de caz-arabesk ikilisine dair bir oyunum vardı, kitapta bu sözleri okuyunca hemen aklıma geldi: Türkiye emperyalist bir ülke ve tüm dünyada caz yerine arabesk müzik itibar görüyor. Arabeske ya da emperyalist bir ülkede yaşamaya bayıldığımdan değil sırf “oyun” olsun diye düşünmüştüm. Bu kez kitabın başka bir bölümünde Türkiye’yle ABD arasında kültürel anlamda benzerlikler bulunduğunu okudum. Türkiye ve ABD’nin yaşadığı tarihsel göçler ve sınıf oluşumları anlamında Tekelioğlu her iki ülkenin popüler kültüründe bir benzerlik tespit ediyor. Yüksek kültür/düşük kültür ayrımı anlamında Türkiye’yi Avrupa’dan çok daha fazla ABD’ye yakın buluyor. Avrupa’da “Modern kapitalist topluma dönüşüm süreci soyluluğun dönüşümünü de içermiş, feodal geleneğin aristokrat kökenli kültürel beğenileri, yükselen sınıfın mensubu olan burjuvalar tarafından sahiplenilmeye çalışılmıştır. Avrupa tarihindeki sınıfların oluşumu, seçkinci kültürler ve kültürel beğeniler ilişkisi birbirine içkindir.”(2)

Kitabın özellikle daha önce gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılardan oluşan bölümünde (3), popüler kültüre dair bu tür bir naif bakış oldukça belirgin. Yani hiç bir şeyi verili olarak kabul etmeyen, sürekli sorgulayan bu anlamda da sürekli rahatsız eden bir bakış. Kitabın ana temalarından birisi kültüre dair elitist bakışın eleştirisi olduğu için rahatsız olanlar da doğal olarak “elitistler” olacaktır. Akademik yazılardan oluşan diğer bölümdeyse Tekelioğlu Türkiye’deki bu elitizmin nedenlerini araştırıyor. Bu anlamda akademik yazıların en azından kalkış noktasında da benzer bir naif bakışın yer aldığını düşünüyorum.

Türkiye popüler kültürü ve “aydınlar”ın pozisyonu

Bu “naif”likler bir yana, kitap analitik olarak üzerine çok fazla kafa yorulmayan Türkiye popüler kültürü üzerine bir çalışma olması anlamında bile aslında yeterince davet edici bir kitap. Ancak ele aldığı konunun cazibesi dışında kitabın alışık olduğumuz “akademik” çalışmalardan hemen ayırt edilen önemli özellikleri var. Ve aslen bu özellikler kitabı davetkar olduğu kadar kışkırtıcı bir çalışma da kılıyor. Birincisi kitap baştan sona “sıkıcı” literatür aktarımı ardından birkaç sayfa ya da paragraflık özgün düşünce ve sonuçları sunmuyor. Doğrusunu söylemek gerekirse elbette varolan literatüre dair göndermeler var. Ancak bunların sadece konuyu daha anlaşılır kılma amacının ötesine geçmeyecek kadar sınırlı olduğu söylenebilir. İkincisi kitabın Orhan Tekelioğlu’nun Türkiye popüler kültürüne dair özgün düşüncelerini bütünlüklü bir biçimde yansıttığını söylemek abartı olmayacaktır. Üçüncüsü kitap hem “memleketi” anlamaya çalışan hem de “sınıftan kaçmayan” bir hocanın/sosyoloğun samimi ve üretken çabasını yansıtıyor.

Evet, kitap ağırlıklı olarak daha önce çeşitli bilimsel dergiler, Mag dergisi ve Milliyet Pazar’da yayımlanmış yazılardan oluşuyor. Ancak “sıkıcı” akademik çalışmalardan ayrılmasını sağlayan şey elbette kitabın bu özelliği değil. Bu hem akademik yazılardan hem de “Ali Atıf Bir”leşmeyen gazete ve dergi yazılarından rahatlıkla görülebilir. Ali Akay’ın giriş yazısında belirttiği gibi: “ ‘Akademik Yazılar’ diye adlandırılan bölümde dilin akademik olmaktan çok, konunun akademik olarak ele alındığını farkedeceğiz…En bilimsel olan ile en güncel olan arasındaki uzaklık bir bakıma en yakın ilişkiyi sürdürmektedir.” Akademik ya da değil hangi formatta olursa olsun kitaptaki yazılar Tekelioğlu’nun ortaya koyduğu temel sorunlar ve cevaplara dair ipuçlarıyla bir bütün oluşturuyor. Bu anlamda kitabı önce kuramsal bir çerçeve sunan “ağır” akademik yazılar ve sonra bu kuramsal çerçeveye dayalı haftalık “hafif” gazete/dergi yazıları olarak iki ayrı bölüm olarak düşünmek üç nedenle doğru değil. Birincisi akademik yazıların oluşturduğu kuramsal çerçeve olgulardan bağımsız içi boş bir kasnak gibi bir şey değildir. İkincisi haftalık yazılar her seferinde bu kuramsal çerçeveye yeni olgular sunarak kuramsal olanın sınandığı ve uygulandığı bir alana karşılık gelmektedir. Üçüncüsü bu “ağır” ve “hafif” yazılardan oluşan melez format aynı zamanda çok alışık olmadığımız biçimde kitaba yazılan iki ayrı giriş yazısının yazarlarında da görülebilir: Bir yanda popüler bir gazetenin köşe yazarı Emre Aköz diğer yanda da akademisyen Ali Akay. Tekelioğlu’na göre aynı zamanda Türkiye popüler kültürünün önemli bir özelliği olan melez karakterin kitabın formatını da oluşturması, tam da Türkiye’deki aydınların kültüre dair elitist bakışına bu kez biçimsel bir yanıt gibidir.

Daha açık ifade etmek gerekirse popüler kültür ürünlerinin Cumhuriyet tarihi boyunca istikrarlı bir biçimde neden aydınlar tarafından “yoz” bulunduğu sorusu Tekelioğlu’nun temel kalkış noktasıdır. Diğer yandan Tekelioğlu’nun popüler kültüre bakışı ne yüceltici ne de aşağılayıcıdır. Bunun anlamı ise bir bilim adamının inceleme nesnesine karşı “mesafeli” duruşu kesinlikle değildir:

“Onları (arabesk dinleyenleri a.c.g.) savunmam aslında kendi yaşam alanımı savunmamdır…Yani, aydın arabesk dinlemez, dinlemek isteyenlerle de ortak bir toplumsal kesişimi falan da yoktur, ama kestirir atar; ‘Bu müzik kötüdür.’ ‘Niye kötüdür’, diye ahlaki bir soru sorulduğunda, size toplum adına cevabı yapıştırıverir: ‘Kötüdür, çünkü dinleyenleri karamsar ve kaderci yapar.’

Bense böyle soruların, yani bir müzik ‘iyi midir’ gibi, sorulamayacağını ve böyle cevapların, ‘evet kötüdür’ gibi, verilemeyeceği kanısındayım. Çünkü bu tutum, bir aydın tutumu değil, bir misyoner tutumudur. Halkı ‘ondan daha iyi bilen’, ‘o’ istemese bile, ‘onu’ kurtarmaya soyunan bir misyoner tavrı. Bu ahlakçılığın etik ile akrabalığı bile yok. Bu ailede yer almaya ise hiç niyetim yok. Tüm üçüncü şahıslara duyurulur.”(4)

Bununla birlikte Tekelioğlu popüler kültürü anlamaya çalışırken barındırdığı olumlu ya da olumsuz olanaklara da işaret eder:

“ …bir yanıyla radikal, protesto eden ve direnen bir yapıya sahip olan popüler kültür, aynı zamanda, örneğin sınıf çatışmalarını gizlemenin, toplumsal farkları görünmez kılmanın, toplumsal değişimi yok saymanın bir aracı ve böylece muhafazakarlığın (toplumsal ilişkileri değiştirmeme anlamında) ana kaynaklarından biri olarak da görülebilir.”(5)

Tekelioğlu’nun tepkisi aslında solda ve sağda yer alan aydınların popüler kültüre olumsuz bakış konusunda ortaklaşmasıdır. Elbette her iki cenahın kalkış noktaları farklıdır: Sol daha çok Adornocu bir perspektifle popüler kültüre “kitle kültürü” ve “kültür endüstrisi” gibi kapitalizme dair bir eleştirel kavramlarla yaklaşır gibi görünürken, sağın yaklaşımı daha çok muhafazakarlık çerçevesindedir. Ancak sonuç olarak ortaklaşılan nokta aynı zamanda bir tür “elitizm”dir. Yeri gelmişken Tekelioğlu’nun soldaki aydınlara dair eleştirisinde ele aldığı tipolojinin kitap boyunca ağırlıklı olarak sosyal demokratlara karşılık geldiğini düşündüğümü belirtmeliyim. Diğer yandan Tekelioğlu popüler kültürün mutlaka siyasal olarak okunması gerekmediğini de belirtilir: “Popüler kültürün en heyecan verici yanı bütün siyasi ayrımları çarçabuk delip geçmesi, sınıflar ve siyasetler ötesi bir gücü olmasıdır.”(6)

Ancak popüler kültüre içkin bu “sınıflar ve siyasetler ötesi” gücün aynı zamanda “ideolojik” olana dair ciddi çağrışımlar taşıdığı da açıktır. Kültür, ideoloji ve siyaset ilişkisine dair Metin Çulhaoğlu’nun sözleri bu anlamda açıklayıcıdır:

“İdeoloji ve siyaset, kültüre göre somut sınıf çıkarları ile daha doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, belirli bir ideolojinin ya da siyasetin ‘sınıflar üstü’ bir kucaklayıcılık taşıdığını kabul ettirmek görece daha güçtür. Güç olan başarıldığında bile, yaşanan süreçlerin ‘sınıflar üstü’ olma iddialarını belirli uğraklarda büsbütün geçersizleştirmesini bekleyebiliriz. Kültürde ise durum farklıdır. Bir yandan ‘somut çıkar’ bağlantısının dolaylı ve örtük olması, diğer yandan genel tarihsel birikime çok daha fazla dayanması, kültüre ‘sınıflar üstü’ ve ‘hep birlikte paylaşılan’ özellikler yakıştırılmasını kolaylaştırır.”(7)

Kitap bu anlamda Türkiye kapitalizmi ve burjuva devriminin özgünlüklerinden başlayarak bugüne uzanan bir süreç içerisinde Türkiye popüler kültürüne dair zor bir analizi siyasal, ideolojik özellikle de kültürel açıdan ince ayrıntılarla gerçekleştiriyor. Ayrıca her ne kadar popüler kültüre dair saf anlamda siyasi ve ideolojik bir “okuma” sunmasa da kitabın siyasi ve ideolojik önemli çıktıları olduğunu düşünüyorum.


devam edecek


Kaynak: http://arsiv.sol.org.tr/?yazino=10168

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019