Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1734




Sizce Tarkan hala Türkiye'nin Megastarı mı?

Evet
Hayır

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 52 müzisyen gazete okuyor
 
 
Barış Yıldırım
 
 
Yayımlanan Sayı : 663

Bugüne Sanatla Bakmak (2.Bölüm) - 13.11.2008





4. TOPLUMSAL ÖZNE OLARAK SANAT

Bu adlandırmayla, her halükarda toplumsal bir olgu olan sanatın bu özelliğinin farkında olunarak üretildiği durumlar kastediliyor. Bu kategori ilk olarak akla devrimci-sosyalist sanatçıları getirse de, bugün örneğin düpedüz feminist propagandaya hizmet eden tiyatro oyunlarından İslamcı şiirlere, ya da hâkim ideolojinin değişik savunularına girişmiş sanat ürünlerine kadar geniş bir yelpazeye dağılmış bir biçimde toplumsal özne olmaya soyunmuş sanat ürünleri ve sanatçılar var.

Ancak unutulmamalıdır ki, toplumun gerçek anlamda öznesi olmak onu değiştire(bile)cek araçları doğru saptamakla ve değişimin yönünü “toplumun ve bilimin yasaları”nın gösterdiği yöne eşitlemekle mümkündür. Aksi halde bir takım toplumsal ilişkilerin (mesela piyasanın, alttan alta körüklenen “benden harici tufan” kinizminin ya da düpedüz egemen sınıf ideolojisinin) oyuncağıyken kendini özne sanmak işten değildir. Benden sonra konuşacak olan Özgür Tiyatro’dan Özgür Başkaya, bu ‘oyuncakken öznecilik oynama’ durumunu ve bundan sakınmanın mecrası olarak politik sanatı daha ayrıntılı olarak ele alacak. Ama devrimci - sosyalist sanatçıların, sanatlarını toplumsal özne olarak kurmaları yolunda karşı karşıya kalacakları bazı engellere değinmek isterim.

Sanatçı eninde sonunda alımlanmak durumundadır. Bunun tek yolu değilse de en önemli yollarından biri kelimenin genel anlamıyla piyasadır. Dünyanın en sosyalist şarkısını da yapsanız, halk konserleri düzenlemekle yetinmeyip piyasaya bir albüm sürmeniz kitlelerle buluşmak açısından akıllıca bir strateji olur. Ama bu noktada karşılaşacağınız piyasa, meta ve materyal olarak sanat ürünleri arasında hayli parsellenmiştir ve büyük şirketlerin tahakkümü altındadır.9 İyi olmak, iyi niyetli olmak bu noktada size bırakalım avantaj sağlamayı ayağınıza ket bile vurabilir. Bu noktada bir yandan sanatın bu salt ticari kullanımlarına ve bu kullanımların her fırsatta körüklediği düzen ideolojisine karşı estetik ve ideolojik mücadeleyi geliştirmeniz, bir yandan da kendi dağıtım ağlarınızı kurmanız ve mevcut dağıtım ağlarına “sızma” faaliyetlerinde bulunmanız gerekir. Bu her iki yan da bizi örgütlü sanat konusuna getirir ki örgütlenmeye dair atıflar günümüzün estetikoideolojik bünyesinde alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Alerjiden değil de konudan avare düşmekten çekindiğim için bu tartışmayı bir başka vesileye bırakmayı tercih ediyorum.

İşin ekonomik boyutu buyken eleştirel boyutta da verilecek mübarek gazalar vardır. Salt sanat olarak sanatın egemen sınıfın ruhuyla gizli evliliği ona sayısız faydalar sağlar; eleştiriyi büyük ölçüde tekeline almıştır örneğin; dergileri onlar çıkarır, oralarda basılacak yazıları, ürünleri onlar belirler. Yaslandıkları sosyal sınıf gereği daha eğitimli, daha donanımlıdırlar. Bu onların savundukları tarzı doğru ya da iyi yapmaz ama kendi durdukları yeri “günümüz”de durulacak tek yer olarak pazarlamada çok avantajlı bir konum sağlar. Bu durumda verilecek estetik ve ideolojik mücadele bir kat önem kazanır. Devrimci sanatçılar kendi eleştiri geleneklerini sağlamlaştırmak ve en önemlisi bu eleştirel geleneğe malzeme verecek üretimlere imza atmak göreviyle karşı karşıya kalırlar.

SANATLARDA AŞIRI ÜRETİM: YÖNTEM KITLIĞI KRİZİ

CIA destekli Kültürel Özgürlük Kongresi ve “Komünist Olmayan Sol” projesi ile netameli ilişkiler içindeki Frankfurt Okulu’nun teorisyenlerinden Theodor Adorno10, günümüzdeki kültürün bir endüstri olduğunu savunur. Onun kültür endüstrisi içinde birleştirildiğini düşündüğü11 yüksek ve düşük kültür alanları ana hatlarıyla bir yanda salt sanat olarak sanat, diğer yanda meta ve materyal olarak sanat kategorilerine karşılık gelir.

Adorno'nun kültür endüstrisi yazılarına ilişkin en sık tekrarlanan gözlem bunların ne denli kâhinane bir biçimde doğru çıktıklarıdır, ama aslında Adorno çoğu noktada düpedüz yanılmış, görüşleri, onun o an içinde bulunduğu kültürel ortamın ampirik tahlilleri olmaktan öteye gidememiştir. Yine de Frankfurt Okulu kuramcısının ferasetine dair bu yanlış övgüleri tetikleyen güdünün yalnızca Marksizm-Leninizm karşıtı bu okula duyulan sempatiden ve /veya akademik çevrelerde ciddiye alınmak isteyen her yazının kaynakçasının12 (alfabetik iltimasından dolayı) bu yazardan başlaması gerektiği yönündeki dile getirilmeyen kuraldan beslendiğini düşünmek
sempatizanların en azından bir kısmına haksızlık olur. Adorno'nun kapitalizmin kültürüne ilişkin aformizavâri saldırılarını işiten herhangi bir pop-kültür düşmanının bu ses tonuyla duygu birliğine girmesi işten değildir. Örneğin şuna kim karşı çıkabilir: “…tüm filmler, sermayenin mutlak iktidarını iş arayan mülksüzleştirilmiş yığınların yüreğine efendilerinin iktidarı olarak kazımak içindir.”13

Ne var ki, Adorno’un saldırılarının o zamanki hedefiyle bizim bugün onlara atfettiğimiz
hedefin aynı olduğunu düşünmek yanlış olur. Adorno'nun o zaman kültür endüstrisinin ürünleri olarak damgaladığı pek çok şey (örneğin kısa hikâyeler, caz müziği, Toscanini'nin operaları, Hemingway'in romanları, Chaplin’in filmleri ila.14) bugün onun "yüksek sanat" dediği kategoriye rahat rahat dâhil edilebilir; üstelik sınaî ve ticarî niteliklerini de büyük ölçüde yitirmişlerdir. Dahası, bu haklı savlar –hukuk diliyle konuşacak olursak– aslında bugün artık mesnetsiz kalan bir iddiaya dayanmaktadır: Kültür endüstrisinin bütün kültürü eşbiçimli hale getirdiği iddiasına.15

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor galiba, bir şeylerin aynı mı ayrı mı olduğuna dair
tartışma o şeylerde neyin aynı neyin ayrı olduğu ortaya konulmadıkça boştur. Bugünün kültür dünyasında hangi iki şeyi alırsak alalım16 bir yığın ortak ve ayrı yan bulacağımız kesin. Öyleyse sorun baskın yanı saptama sorunudur.

Bugün içinde bulunduğumuz duruma egemen olan nitelik, Adorno’nun düşündüğünün
aksine müthiş bir çeşitlilik. Öldüğü ya da öleceği iddia edilen bütün sanatlar dipdiri. Şiir de ölmedi tiyatro da, opera da yaşıyor bale de. Otomobil üreticileri her yıl yüzlerce yeni tasarımla piyasaya girerken Manisa’da bir fayton yapımcısı tüm dünyaya el yapımı fayton ihraç ediyor. Venedik’te de hâlâ el yapımı gondollar revaçta. Makineleşmiş fayton, gondol, mobilya, halı vs. üretimi epey gelişti, ama el üretimi yok olacağa benzemiyor. Bakır işlemeciliği, el yapımı takılar, tahtadan kavaloymacılığı, demircilik, keçecilik… Hepsi hâlâ yaşıyor. Bunların arasında zor durumda olanlar da var, fakat buradan kehanet edebilirim ki, yaşayanların sayısı ölenlerin sayısından fazla olacak.

Bu kehaneti yaparken dayandığım basit bir gerçek var: Yaşadığımız çağın emperyalizm çağı olması ve emperyalizmin can çekişen bir kapitalizm oluşu. Kapitalizmin krizleri üretimin toplumsal niteliği ile ürünlerin kapitalistlerin elinde toplanması arasındaki çelişkiden doğar. Bu çelişkinin patlama noktasına gelişinin semptomlarına ekonomik kriz adı verilir ve işsizler ordusunun alabildiğine çoğalması, yoksulların yoksullukların en ağırlarına gark olması, piyasanın kan (para diye okuyunuz) dolaşımının en alt seviyelere düşmesi şeklinde kendini gösterir. Ama görünüşün aksine bu dönemlerde sorun metanın azlığı değil çokluğu, yani aşırı üretimdir. Meta dolaşımının durması ve o zamana dek çarkı döndüren “metaların metası” paranın çarkın önünde bir engel haline gelmesiyle meta arzı talebi aşar, depolar mallarla dolup taşmaya başlar.17 Daha sonra Lenin’in tahlil edeceği emperyalizm çağı bu krize bir cevaptır fakat can çekişmeyi uzatmaktan başka bir işe
yaramayacaktır. İşte bu ağır kriz ortamı içinde piyasada şu ya da bu düzeyde dolaşma şansı bulunan her şey yaşama dişiyle tırnağıyla tutunmak zorundadır; ister Ferrari olsun ister el yapımı fayton.

Burada kısaca da olsa siyasi iktisadın alanına girmemin sebebi, kültürle ekonomi arasındaki diyalektik
ve materyalist ilişkiyi vurgulamaktan ziyade benzer bir olguyu kültür alanında da gözlemlememiz; yani bu ilişkinin içeriğine dair bir saptamadan bulunmaktan ziyade biçimindeki bir tür paralelliğe dikkat çekmek istiyorum. Kapitalizmin aşırı üretim krizi nasıl satılabilir bir nesnenin piyasadan silinmesine izin vermiyorsa, sanatın “yöntem kıtlığı krizi” 18 de kullanılabilir bir sanatsal yöntemin elden çıkarılmasına izin vermiyor. Cemal Süreya yarım asırdan uzun bir süre önce şöyle demişti: “Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor.”19 Bu bunalım, sanattan dile getirmesi beklenen içeriğin sahip olduğu yüksek artış hızı ile dile getirme araçlarının düşük çoğalma hızı arasındaki oransızlığın ürünüdür. Krizi derinleştiren ise birim sanat ürününün birim alımlayıcıyı dolaşma hızının, yani iletişim kapasitesinin son derece artmasıdır.



*
Karaburun Bilim Kongresi için Bildiri


dipnotlar:


9 1980’lerden sonra giderek güçlenen bu tahakküme ilişkin olarak bkz. a.g.e. bütünü, özellikle s. 24–25.
10 Bkz. Meyer ve Steinberg 2004
11 “Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir. Binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek ve düşük kültür alanlarını da birleşmeye zorlar – her ikisinin zararına olacak şekilde. Yüksek kültürün, etkileri üzerinde spekülasyon yapılarak, ciddiyeti ortadan kaldırılır; düşük kültürün, toplumsal denetim bütünsel olmadığı sürece barındırdığı haşarı isyankârlık ise, uygarlaştırıcı dizginleme yoluyla yok edilir.” (“Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış”, (Adorno 2007, 110) içinde)
12 Bu arada, bu yazı da dâhil!
13 Adorno 2007, 53
14 Örn. bkz. sırasıyla a.g.e. 54, 65, 75–76, 84.
15 “Tekel koşullarında tüm kitle kültürü kendi içinde
özdeştir... Bu yöntemin şematik niteliği, mekanik olarak ayrımlaştırılmış ürünlerin sonuçta hep aynı olmasından belli olur... Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir.” (a.g.e. 48, 51, 110; abç)
16 Tabii örneğin aynı kitabın aynı baskısının iki nüshasından bahsetmediğimiz açıktır.
17 Bkz. Bilgi 1992, 34-35, "Bunalım Teorisi" maddesi



devam edecek





yildirimb@gmail.com

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019