Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 13
Sayı: 1682




Müziğin Yaşamınızdaki Yeri Nedir?

Müzik Dinlemeden Duramam.
Müzik Dinlemem
Yaşamımdaki Yeri Çok Önemlidir!
Olmazsa Olmazım Değildir!
Müzik Dinlemenin Beni Geliştireceğini Düşünürüm!
Müzik Benim İçin Zengiliktir!
Çok Önemlidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler





 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 21 müzisyen gazete okuyor
 
 
Raife Polat
 
 
Yayımlanan Sayı : 711

İstanbul sinogoglarından şarkılar - 28.01.2009





Her şey bir tiyatro oyunu ile başlamış; "Kula ‘930". Eski Judeo - Espanyol müziklerini içeren bu müzikal, oyunculardan birkaçının (Selim Hubeş, Yavuz Hubeş, İzzet Bana ve Karen Gerson Şarhon) bu kültürü daha yaygınlaştırmak, yaşatmak ve çoğaltmak amacıyla bir araya gelmesine de aracı olmuş. Los Paşaros Sefaradis o zamandan beri beş albüm, pek çok konser ve azımsanmayacak bir arşivle yoluna devam ediyor. Şimdilerde dini müzikleri topladıkları yepyeni albümleri "Zemirot" ile kültürlerinin bir yönünü daha açığa kavuşturmanın rahatlığını yaşıyorlar. Albümü fırsat bilip, Los Paşaros Sefaradis ile söyleşelim istedik; Karen Gerson Şarhon söyleşiye gelemedi, İzzet Bana ise ucundan yakaladı...

Hepiniz tiyatro ile ilgileniyorsunuz. Sizi birleştiren, bir araya getiren de tiyatro mu oldu?

Selim Hubeş: Evet, öyle denebilir.

Sonra müzik ağır basmış ama. Nasıl başladı bu serüven?

S.H. Bir derneğimiz var, o dernek için bir araya geldik. Dernekte bir tiyatro oyunu oynayacaktık. O sıralarda İstanbul Festivali’nin en iyi yıllarıydı. 1979 yılından bahsediyorum. Biz Rumelihisarı’nda bir tiyatro izledik. Şekil olarak bu oyunu kopya ettik, kendi hikâyemize uyarladık. Kendi şarkılarımızın sözlerinden yola çıkarak bir hikâye yazdık. 14 - 15 kişi oynuyordu ve bizim 1500 yıllık şarkılarımızı içeriyordu. Bu şarkılar çok beğenildi. Acaba bunun devamı gelir mi? Bu gelenek sürdürülebilir mi? Bunun araştırması peşine düştük ve baktık ki, yurt dışında millet uçmuş. Buraya gelip, beş bin tane şarkı derlemişler. Biz de bu araştırmaları yapanları bulduk. Bizdeki yaşlı insanlarla konuştuk. Ve o şarkıları annelerimizin söylediği şekille, orijinal halleriyle söylemeye başladık. Birkaç yerde deneme yaptık. O zamanlar Bilsak’ın ilk yıllarıydı, orada söyledik. Sonra işler gelişti, dünyanın her yerinden davetler almaya başladık ve kalktık gittik. Tabii hiçbir zaman profesyonel çalışmadık. Biraz daha akademik olmaya çalıştık; şarkıların sözlerine dikkat ederek.

Los Paşaros Sefaradis adı ne zaman konuldu?

S.H. Bilsak sırasına rastlar. 1979 - 80 yılları.

Bu kültürü fazla bilmeyenleri de düşünerek, yaptığınız müziği nasıl tanımlayabilirsiniz?

S.H. Bu 500 yıllık bir müzik. Bir kısmımız İspanya’dan geliyor. Ama İspanya’dan gelirken, bir sürü yerde duruyor. Romanya’ya, Bulgaristan’a uğruyor, Yunanistan’dan geçiyor, sonra İzmir’e geliyor, orada Rumlarla aynı mahallede oturuyorlar. Bütün buralarda makamsal Türk Müziği var. Sinagoglarda okunan müzikler de tamamen makamsal. İyi bir müzisyen dahi, bir parça İspanya’dan mı geldi, gelirken başka türlüydü de yolda mı makamsallaştı bilemez.

Yavuz Hubeş: Bir de unutmamak lazım. O dönemde İspanya’da Emeviler var. Orada da bir kültür etkileşimi sözkonusu. Ben annemden dinlediğim zaman nihavent makamında dinliyorum ama acaba gerçekten öyle miydi, yoksa zaman içerisinde mi değişti bilemiyorum.

S.H.: Bu dilden de anlaşılıyor. Sözcüklerin kullanılışına göre, bunların hangisinin İspanya’dan geldiğini, hangisinin burada değiştiğini ya da yaratıldığını anlamak mümkün. Bazı kültürlerin popüler şarkılarını alıp, üzerine söz yazarak söylediğimiz parçalarımız da var. Hatta onları da ‘ödünç aldığımız eserler’ diye bir CD’de toplamayı düşünüyoruz. Birçok Yunan, Türk, İspanyol parça... Biraz melodileri değişmiş tabii. Bunların içinden çıkmak mümkün değil. Elimizde 5000 tane kaydedilmiş şarkı var. Bir kısmı Kudüs’te bir Sefarad radyosunda, bir kısmı İspanya’da bir enstitüde, bir kısmı bizim elimizde. Büyük bir arşiv var. Orijinal, hiç yakası açılmamış parçalar var ki, herkes birbirini kovalıyor.

Y.H.: Bunlar enstrümanla çalınmış falan değil. Tamamen, yaşlılardan kaydedilmiş.

Siz de bunları olabildiğince kayda almaya çalışıyorsunuz zaten, değil mi?

Y.H.: Bizim esas niyetimiz oydu. Hiçbir zaman sahnede gösteri yapmak gibi bir iddiamız yoktu, olamazdı da. Biz bunları kaydedelim ki, günün birinde birileri araştırdığında, eğri doğru nasıl bir şeymiş anlayabilsinler.

S.H.: Dini parçalar hiç kaydedilmemişti. Sinagoglarda yıllardır okunuyor. Cemaat kulaktan kulağa sonraki nesile devrediyor. Bizim son yaptığımız CD, dini müziklerin ilk kaydıdır.

Peki, son albümünüz "Zemirotötan söz edelim mi biraz?

S.H.: Bunu bize Amerikalılar önerdi aslında. 1992’de 500. yıl kutlamaları sırasında, Amerikalı bir gazeteci, "Sizin çok orijinal bir dini müziğiniz var, neden bunları ele almıyorsunuz?" dedi. O zamandan beri aklımızda aslında. Bazı ufak tefek çalışmalarımız oldu ama sonuç elde edemedik.

Y.H.: Daha sonra başka arkadaşlara devrettik bu işi.

S.H.: Daha dindar arkadaşlarımız var ama onlar da kendi aralarında anlaşamadılar. Sonra biz bunu yaparız dedik. Sinagogdan gelen şarkıları Mustafa Keser’in stüdyosunda notaya aldık. Tabii makamlar her zaman tutmuyordu, sözler oturmuyor, usüllere uymuyordu. Çünkü sinagogda enstrüman eşliğinde söylenmiyor. Bunların hepsini düzenledik. Makamsal olarak söyledik. Hem teknik hem de makamsal olarak bilgi yardımı aldık. Sinagoglardaki hahamlardan da söyleniş tarzı açısından bilgi yardımı aldık ve kaydettik.

Ne kadar sürdü?

Y.H.: Çok uzun değil. Melodileri biliyorduk. Sözlerini derleyip, toparladıktan sonra birkaç ayda stüdyoda kaydettik.

Daha önce de 4 kaset ve 1 CD yayınlamışsınız. Ama sanıyorum "Zemirot"u kayıtlar ve sponsorunuz (Gözlem Gazetecilik) olması açısından daha farklı bir yere koyuyorsunuz.

Y.H.: Profesyonel değil ama kendi içimizde daha profesyonel bir kayıt oldu.

S.H.: Sponsor firma tarafından bir ‘değer’ olduğumuz anlaşıldı! Daha ciddi bir çalışma bu. Dini şarkılar olması da etkili tabii. Çünkü bu ilk kez yapılıyor ve bütün dünyada satılabilir. Örnek olarak gösterilebilecek bir kayıt.

Y.H.: Başka ülkelerde, hahamlar birtakım kayıtlar yapmışlar. Ama Türkiye’deki Musevi cemaatlerinde hiçbir örneği yoktu.

S.H.: Biz bu albümde sadece 12 adet dini parça derleyebildik. En aşağı 50 adet daha vardır kaydedilebilecek. Ve yalnız Türkiye’de söylenen, yalnız İstanbul sinagoglarında duyabileceğimiz şarkılar bunlar. Aynı dua belki Edirne’de, Selanik’te farklıdır, cemaatler olmasına rağmen. Eşkanazi Yahudileri’nde tamamen farklıdır, hiç benzemez. Onun için çok önemli bir özelliği var bu CD’nin. Ben bunların unutulacağını sanmıyorum. Bizim diğer şarkılarımız gibi değil. Çünkü tekrarlana takrarlana devam ediyor. Ama bunlar için uğraşı gerekiyor, zaman gerekiyor, para gerekiyor. Biz hepsine yetişemiyoruz. CD kapağını biz yapıyoruz, araştırmayı biz yapıyoruz, öğrenilmesi gerekenleri öğreniyoruz, kayıtları biz yapıyoruz, satmaya uğraşıyoruz. Yani bu çılgınlık. Ve bu işten para da kazanmıyoruz. Amacımız bu kültürü korumak. n

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2017