Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 63 müzisyen gazete okuyor
 
 
Hilal Doğanay
 
 
Yayımlanan Sayı : 733

Müzik çok soyut, o yüzden sansür edilemiyor. - 27.02.2009





Müzik tutkusu onu mühendislik öğrenimini bırakmaya ve orkestra şefli-ğine giden yolda müziğe başlamaya götürmüş. İngiltere`de Kraliyet Müzik Akademisi`nin solfej ve piyano sınavlannı kazanarak kariyerinde ilk önemli adımı atmış, daha sonra City Üniversitesi Müzik Fakültesi`nde ve Guildhall Müzik Okulu`nda armoni, çalgılama, orkestralama, orkestra şefliği çalışmış. Bu uzun soluklu müzik serüveni Mansur`a yeni yeni yollar açtı tabii. Konserine gittiniz mi bilmiyorum ama muhakkak gidin. Sıradışı bir performansa sahip olan Mansur, konserin ilk yarım saati sizi farklı bir yolculuğa çıkartıyor. Seyirciyle keyifli bir sohbete koyuluyor. `Müzik, aslında bütün büyük besteciler hakkında var oldukları toplumun birer meyvesi` diyen Cem Mansur ile bir araya geldik, bakın neler konuştuk.

» Müzik tutkunuz mühendislik eğitiminizi bırakmaya ve orkestra şefi olmanıza kadar uzuyor. Bu tutkunun sebebi neydi?

Müzik tutkumun geç yaşta başladığını söyleyebilirim. Gençken, müzisyen olma gibi bir kararım ve eğilimim yoktu. On beş ya da on altı yaşlarında klasik müzik dinlemeye başlamıştım ve hayatımdaki en önemli şey bu oldu diyebilirim. Mühendislik eğitimim ise, liseyi bitirip de artık herhalde müzisyen olmak için çok geç oldu ve bir şeyler yapmak, okuyup adam olmak lazım deyip, İngiltere`ye gitmemle başladı, fakat altı aydan az okudum. O altı ay içerisinde müzikle hayatımı geçirmek istediğime karar verdim geçte olsa. O zamanlar, aklımda orkestra şefliği falan yoktu. Müzikle ilgili olsun da ne olursa olsun diye başladım. Bir defa hayatı yaşıyorsunuz; anlamlı, faydalı ve tatmin edici bir şekilde yaşayacağımı hissettim.

» Geç yaşta başlamanızın dezavantajları oldu mu?

Benim için belki avantaj bile oldu diyebilirim. Belki, daha iyi bir piyanist olabilirdim ama sonunda piyanist olmadım ve konservatuar yıllarında piyano sınavlarını geçmem, haliyle belli sınıfları atlamam gerekti, o yaşta başlayınca ve geç başlamanın dezavantajı, benim için iyi bir piyanist olmamak oldu. Onun dışında, müziği çocukken yakından tanıyarak ve yoğun olarak çocukluğunu enstrüman çalarak geçirmemiş olmam, aslında müziğe daha sübjektif ve daha mesafeli bir yaklaşımda olmamı sağladı. Müziği, bilinçli olarak seçtim ve bilinçli olarak sevdim. Müziğe çocukken başlanması çok büyük bir avantaj ve çok büyük keyif, insanın hayatını bu kadar zenginleştiren bir şeyi, geç kalmış olmazsanız on beş yıl daha uzatarak, zenginleştirerek yaşıyorsunuz, ama ben çocukların zorla keman çalıştırılmalarına, piyano çalmaya zorlanmalarına karşıyım. O, olacağı varsa olan bir şey, yoksa ille de, günde iki saat piyano çalış tavrından dolayı, birçok çocuğun yetişkin hayatında müzisyen olmayıp da müzikle hayatına müthiş bir keyif ve zenginlik kazandırabilecekken müzikten soğutulduğunu da gördüm ve bunun yüzlerce örneğine tanık oldum. Bazen insanların hayatına müziği sokmak için değil, müziği hayatlarından sonsuza kadar çıkarmak için bir yöntem olabiliyor.

» Orkestra şefi olmaya ne zaman karar verdiniz?

Üniversitenin birinci yılında, her şeyden önce orkestra şefi olmak istediğimi, öyle bir yeteneğim olduğunu ve onu geliştirmek istediğimi fark ettim ve üniversite ikinci sınıftan itibaren ne olmak istediğimi biliyordum. Konservatuardayken opera olsun, konser olsun çok geniş bir yelpazede çalışma imkanı buldum. Mezun olduktan sonra tercihim bir süre ağırlıklı olarak opera yönetmek oldu. Şimdi, hemen herkes en büyük senfoniyi yönetmek istiyor, aslında genç orkestra şefinin piştiği olgunlaştığı yer orkestra şefliği, buna gerçekten inanıyorum, insana çok şey katıyor ve birkaç yıl bu işi yapmak için de İstanbul Operası`na geldim.

» Los Angeles Filarmoni Enstitüsü`nde Leonard Bernstein ile çalışma fırsatı buldunuz. Bu deneyim size neler kazandırdı?

Leonard Bernstein ile çalışmak çok keyifli bir dönemdi. Bence, onunla karşılaşmış her genç müzisyenin hayatında, çok önemli bir ilham kaynağı olmuş bir isim. Yüzyılın en büyük orkestra şeflerinden biri olmasının yanı sıra en önemli bestecilerinden biriydi. Her şeyden önce büyük bir eğitimciydi ve paylaşımcıydı. Müziğin herkesin hayatında yeri olabileceğini, herkesin hayatını zenginleştireceğini, müzisyen olsun olmasın insanların hayatına bunu sokmanın aslında çok zor olmadığını, bence dünyaya Leonard Bernstein öğretti.

» Hollanda, Fransa, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan, Almanya, İsveç, İspanya, Meksika, İsrail ve Rusya`da orkestra ve opera kuruluşlarıyla konuk şef olarak çalışıyorsunuz Türkiye`de ki orkestralarla karşılaştırdığınızda bizde durum nasıl?

Bu yaz, ilk defa Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası kuruyoruz ve Temmuz ayında da çalışmalarına başlayacak. Üst yaş limiti yirmi bir. Seçmeler için müzisyenlerin gönderdikleri kayıtları dinliyorum ve inanılmaz yüksek bir seviye var. Orada potansiyeli görüyorsunuz. Şu aralar, Türkiye`de kadro bekleyen ve işsiz dolaşan konservatuvar mezunlarından oluşan, dünyanın en iyi orkestralarından birini kurmak istiyorum. Türkiye`de bazen devlet orkestralarının sistemi yeterince tam yenilenmesine her zaman olanak tanımıyor. İnsanlar devlet orkestralarına ve operalarına girdikten sonra yeterince rekabet etme ortamı sağlanamıyor. Fazla rahatlık var bile denebilir.

Her şeyden önce kurumlarda Kültür Bakanlığından aşağı inerek hatta kurumların içinde olan insanlar dahil bir vizyonu paylaşma heyecanı yok. Türkiye`nin en aktif, en dinamik özelliklerinden biri olabilir. Ben çok sesli batı müziğinin geleceğinin çok sesli batı müziğinin yaratıldığı ülkelerde değil o müziğin aslında yabancı bir unsur olarak girdiği ülkelerde olduğuna inanıyorum. Çünkü yabancı unsur dediğiniz zaman aslında onun yabancı falan değil bütün insanlığın malı olduğunu anlıyoruz. Beethoven sadece Almanlara mal edilmek için çok fazla büyük bir isim. Hiçbir Almanın Beethoven`i yalnız dinlemeye hakkı yok. Bence Almanlardan daha fazla Japonların, Taylandlıların, Türklerin dinlemesi gerekiyor ve onlar yaşatıyor. Ve onların bu müziğe getirdiği dinamik bu müziğin aslında evrenselliği kanıtlıyor. Değişik müzik kültürlerine baktığımız zaman bazı müzik türleri bütün sınırları aşıyor bazıları aşamıyor. Coğrafi, dini, kültürel, eğitim, ekonomik ya da sosyal açıdan olsun bütün bunları aşan bir tek batının yarattığı çok sesli müzik olmuştur. Çok sesli müzik bütün sınırları aşabilen tek müzik türüdür. Japonya`da Bach dinleni-yordur ama Almanya`da Japon müziği ne kadar dinleniyordur.

» Bestecilerin her şeyden önce yaşadıkları ülke kültürlerine, yaşamlarına ait duyguları ve düşünceleri var. Bu besteler başka kültürlere ait müzisyenler tarafından çalındığında aynı duygulan tam olarak veriyor mu sizce?

Sonuna kadar verebilir. Bugün dünyanın en iyi birkaç orkestrasından biri Venezüella Gençlik orkestrasıdır. Berlin Filarmoni Orkestrası en iyi gününden daha iyi değil, on yedi on sekiz yaşlarında Venezüela`da Karakas`ın gecekondu mahallerinden toplanmış ve müzik eğitimi verilmiş çocuklar. Mahler`i anlamak için bilmem kaç kuşak, kaç göbek Viyanalı olmak lazım, işte Yahudi İdiltürünü bilmek lazım, Mahler`i oluşturan unsurları iyi tanıyıp, özümsemiş olmak lazım derler ama palavra.

Bir insanın hayatını değiştirdiğiniz zaman doğal olarak toplumu da değiştirmiş oluyorsunuz. Bugün Venezüela`da orkestra eğitimi gören 240 bin genç var, bunların hepsi müzisyen olmayacak ama orkestrada çalma yolu ile birbirlerini dinlemeyi, saygı göstermeyi, dünya kültürlerini öğrenecekler ve kısacası en kısa yoldan demokrasiyi öğrenecekler. Hala Türkiye`de ithal malı, çok da lüzum olmayan bir şeymiş gibi bakılması, insanı hayrete düşüren bir bakış, toplumda sanat bir süs olarak algılanıyor. İşimize gidelim, zamanımız ve paramızda kalırsa sanata ayırırız diye düşünülüyor. Toplumun dinamizmini yaratan, toplumu manevi olarak ayakta tutan şeylerin başında sanat geliyor. Bu benimsenmediği takdirde, oldukça yüzeysel bir yaklaşımla din, milliyetçilik gibi bir takım şeyler `ben kimim ve kendimi bir şey zannetmek istiyorum` anlayışının yerine bir takım manevi arayışlarını doldurmak için bir şekilde tatmin etmeye çalışacaktır.

» Özel sektörde desteğini çekseydi...

Devletle bu işin iyi yapıldığını hiç kimse savunamaz ama bu işi devlet yapmasaydı Türkiye`de hiçbir şey olmayacaktı. 70 yıl önce hiçbir şey oluşmayacağı gibi bugünde pek bir şey olmayacaktı. Bugün devlet konservatuarı olmasaydı özel sektörün desteklediği orkestralardaki müzisyenler nerede yetişecekti. Devlet yapısındaki problem bence yaratıcılıktan uzak, memurlaşmıs ciddiyetin ön planda olması. Orkestralar, harika müzisyenlerle dolu ama herkesin öyle olması ve yöneticilerin ne yaptıklarını bilen vizyon sahibi insanlardan oluşması gerekiyor. Türkiye`de orkestralarda yılda bir seçimle müdür değiştiriyorlar. Bence Türkiye`de birçok şey demokratik değilken belki fazla demokratik olan tek şey orkestralardaki seçimler.

» Çeşitli tarihi mekanlarda evrensel müziği yerel kültür ve tarihimizle bir araya getiren mini-festivaller yaptınız `Bach, Caz ve Lale Devri, Alla Turca, Akl-ı Selim`in Müziği, At-Nağmeler ve İstanbul`da Erguvan Zamanı gibi etkinlikler biraz bahseder misiniz?

Bunlardan beşini yaptık. Müzik, aslında bütün büyük besteciler hakkında var oldukları toplumun birer meyvesi. Bende bu toplumda çalışan bu toplumun kültürel kimlik meselelerini düşünen ve o konuda bir bakış açısı üretmekle yükümlü gören bir insan olarak kendimi benimde bu toplumun tarihine, kimliğine, meselelerine bakma yolum belli ki müzik. Ben sadece katkımı müzik yoluyla yapıyorum ve dünyaya müzik penceresinden bakıyorum. Festivallerde müzik çok ön plandaydı daima başroldeydi. Müzik çok soyut bir şey o yüzden sansür edilemeyen bir sanat. At-Nağmeler, İstanbul`da Erguvan Zamanı olsun iki dünyanın karşı karşıya geldiği zaman, müzik yoluyla birbirlerinden ne kadar etkilendiklerini ne kadar aynı veya ne kadar ayrı olduklarını, hangi değerleri bizim onlara verdiğimizi, hangi değerleri paylaştığımızı baştan beri onları incelemek bana çok heyecan verdi.

» Konserlerinizde `konser öncesi sohbetleriniz` ile belki de bir ilke imza attınız. Bu sohbetlerle neyi amaçlıyorsunuz?

Müziğin, belli bir sınıfın ve belli eğitim görmüş insanların ayrıcalığı olabileceğine inanmıyorum. Müzik aslında herkesin hayatını inanılmaz derecede zengin-leştirebilecek bir unsur. İnsanlar müzik konusunda müziğe daha derinden yaklaşmak, o müzikten o konserde daha çok keyif almak, daha büyük bir birikimle konserden ayrılmak için bir şeyler anlatılmasını istiyorlar. Afiş ve program notları bazen fazla teknik olabiliyor.

Programı oluşturan insan, o programı niye çaldığını, o eserleri niye bir araya getirdiğini, o konserin ne anlatmaya çalıştığını (konserin bir şey anlatması lazım bence) bu konserin aslında dünyanın en iyi orkestralarını CD`lerini dinleyerek yaşayamayacağınız bir şey yaşatman konser size ve bunun anlatılması da onun bir parçası. Bizim gibi özellikle sıra dışı repertuvar çalan orkestralarda bu daha da önemli. Fakat Mozart`ta da önemli çünkü o eserin seslenişliyle ilgili, dünyayla ilgili mutlaka hoş, matrak, duygulandırıcı, o müziğe başka bir iletişim kanalı açabilecek bir şey daima vardır.

Bunu anlatmayı istemek lazım her şeyden önce.





Cem Mansur kimdir?

Sanatçının ilk başarısı, 1979`da Londra`da st. james oda orkestrası`nı kurması ve çalıştırmasıdır. bir süre sonra sadler`s wella tiyatrosunda konuk şef olarak sahne yapıtları yönetmiş, `figaro`nun düğünü` operasında başarı kazanmıştır. İngiltere`deki şeflik çalışmalarından sonra ABD`ye giden Mansur 1982 yılında Los Angeles Filarmoni Enstitüsü`nde Leonard Bernstein`dan yararlanmış ve aynı yıl `ricordi` şeflik ödülünü almıştır. 1984 yılında Türkiye`ye yerleşen sanatçı, istanbul devlet opera ve balesi`nin orkestra şefliğine atanmış bu görevi uzun yıllar sürsürdükten sonra etkinliklerini yurtdışına kaydırmış, avrupa`da ve özellikle ingiltere`de başarılar kazanmıştır. 1998`de Akbank Oda Orkestrası`nın sürekli şefliğine getirilen sanatçı halen görevine devam etmektedir...



E-Posta: hilal29@gmail.com
 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019