Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 13
Sayı: 1707




Müziğin Yaşamınızdaki Yeri Nedir?

Müzik Dinlemeden Duramam.
Müzik Dinlemem
Yaşamımdaki Yeri Çok Önemlidir!
Olmazsa Olmazım Değildir!
Müzik Dinlemenin Beni Geliştireceğini Düşünürüm!
Müzik Benim İçin Zengiliktir!
Çok Önemlidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 47 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nuriye Akman
 
 
Yayımlanan Sayı : 734

Gönül Paçacı: "Dil devrimiyle başlayan yasak Türk müziğinin ara seslerini yok etti" - 02.03.2009





Bestekâr ve icracı. Kafamda ne zaman bir soru işareti oluşsa, aramasam bile cevabı mutlaka geliyor bana. Hatırlamıyorum, ne zaman, nerede, nasıl, zihnime bir Gönül Paçacı ismi nakşolmuştu. Bu kadınla konuşmalıyım diye geçirmiştim içimden. Sadece bestekâr olduğunu biliyordum ama eserlerinden haberdar değildim. Onun Mete Tunçay'ın eşi olduğunu, yıllar sonra evlerine gittiğimde tesadüfen öğrendim. Gönül Hanım'la konuşmak, gündelik olanla, gelip geçici olanla, popüler kültürle puslanan zihnimi temizleyen bir ilaç gibi geldi.

Bir koltukta birden fazla karpuz taşıyan insan tiplerindensiniz. Ama akademisyen yönünüz daha ağır basıyor sanırım?

İTÜ Konservatuarı'nı bitirdikten sonra o yıl ilk kez açılan yüksek lisansa başladım. Bu beni işin Osmanlıca kaynaklarına yöneltti. Bu arada da hocalık yaptım mezun olduğum okulda. Boğaziçi'nde hem kulüp çalıştırdım hem Osmanlı müzik teorileri dersi verdim. Seminerler, yazılar derken, şimdi düşünsel boyut öne geçti. Müzik, bugünün ritminde ve dilinde kolay karşılık bulmuyor.

Müzik günümüzde çok kolay tüketilir olduğu için mi?

Evet, ve hayatla bu kadar iç içe, bir anda unutulup, bir anda tekrar başka şeye yelken açılır hale geldi ve çok çeşitlendi. Hayatımıza giren müzikler, bizim tercihlerimiz değil, bize dayatılıyor. Müziğin dinlenebilir hale gelmesinden sonra, hayatımızdaki işlevi değişti. Duyduğumuz müzikler, kirletiyor bizi. Eskiyle bağlantısı kopmuş durumda. Bugün Türk sanat müziği diye bir şey var insanların kafasında. Kötü bir adlandırma. Türk sanat resmi diye bir şey yoksa, Türk sanat müziği diye bir sözün de olmaması lazım. Osmanlı müziği, geleneksel müzik, klasik Türk müziği denilebilir. Ayrıca Türk sanat müziği diye icra edilen müzik türü de bana göre klasik Türk müziğinin devamı değildir.

50 tane besteniz var. Siz, herhalde notayla yazıyorsunuz.

Tabii, ister istemez. Geçmişin bestekârlarına, iletişim ortamına, ilişkilerine, sosyal hayatına, idari yapılanmasına baktığımda, bugünkü kafamı, yargılarımı burada bırakmam lazım. Yoksa, ne bileyim, bu bir divan müziğidir, toplumun dertlerini anlatmak falan diye, yüzeysel noktalara gider bu. Bu yapıldı da Türkiye'de. Uzunca müddet, klasik Türk müziği, halkın gerçek müziği olmadığı savından hareketle dışlandı. Bir de tabii, zor bir teorisi var. Mesela ben, doktora tezi olarak kâr-ı natık besteledim; bugün karşılığı olmadığını ve dinlenmeyecek olduğunu bildiğim halde.

Neden dinlenemiyor?

Çünkü o özel bir form. O dönemde nota yazılmadığı ve makamlar hocadan talebeye şifahi olarak aktarıldığı için, Osmanlı müziğinin kendince oluşturduğu bir formül. Tabii bunların altyapısı olsa, özendirilse dinlenir. Bana dinlenmemesi eksiklik gibi geliyor. Onu yapmamın bilimsel ve sanatsal kariyerimde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Onun dışında çok fazla aşmak, yani Itri dönemindeki gibi bir müzik yazabilmek çok mümkün görünmüyor.

Bu kadar zor bir alanda 50 beste yapmış bir kadınsınız ve hiç popüler değilsiniz. Buradan Türkiye'nin resmi çıkıyor.

Bir kere bir işi ciddiye aldığınız zaman, hele müzik gibi bir alanda ve onun üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başladığınız zaman, baştan tercih koymuş oluyorsunuz. Benim için en güzel ödüllerden biridir. Çok muhterem bir hocamız vefat etti. Hep talebe yokluğundan yakınırdı. "Eskisi gibi talebe yok. Biz ne yapalım. Ayaklarına gidiyoruz. Eskiden böyle miydi?" falan derdi. Sonradan duydum, birisi demiş ki, "Bakın Gönül Hanım neler yapıyor." "Biz onu hiç talebe gibi görmedik." demiş. Bu benim için çok büyük bir ödül oldu. Ve ben bu dili öğrenmek adına ciddiye alıyorum. Dolayısıyla, hâlâ kendimi talebe gibi hissediyorum. Bunun içinde ünlü olmak, şöhret olmak gibi bir boyut yok. Zaten böyle bir şey beklemek de hayalcilik olur.

Klasik Türk müziği tek sesli diye aşağılanıyor...

Evet. Böyle bir önyargı var ve sadece tek sesli olduğu için olduğunu düşünmüyorum. Yani uzaklaşılmış, özellikle hayatımızdan itilmiş bir müzik. Bunun insanlara, Türk müzikçileri dahil, bir kompleks halinde yerleştiğini düşünüyorum. Benim böyle bir kompleksim yok. Ama ben örümcek kafalı bir insan değilim. Çok sesli müziği, özellikle cazı da çok seviyorum. Ama ben bugün müziğin müzik olarak, tek başına insanlara zarar verdiğini düşünüyorum.

Nasıl?

Müzik, salt, insanî ihtiyaçla dinlendiği zaman, yani sadece üzüntüye, kedere veya neşelenme ihtiyacına ilişkin dinlendiği zaman, ne bileyim, magazinden, etraftan onu katmerleyecek, uyuşturacak ve üzerinde düşünmesini engelleyecek bir noktaya götürüyor. O nedenle sanatçının, üretenin, icra edenin, hele bir de popülaritesi varsa çok büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben müzik üretirken, onun hep bir fikri olması gerektiğini düşündüm. Mesela dinsel müziğe hiç yönelmedim. Çünkü dinsel müzik çok ciddi bir altyapı gerektiriyor.

Müziğin müzik olarak zarar vermesini biraz daha açalım mı?

İnsanlar gidiyorlar ve kitle halinde bir yerlerini kanatıyorlar bir konserde. Bu, benim anlayabildiğim bir şey de değil.

Çok uç bir örnek verdiniz. Her konserde bu olmuyor. Asıl zarar veriyor dediğiniz şey, sadece arabesk değil, herhalde.

Tabii ki değil. Bir üslup, bir yaklaşım meselesi benim dediğim. Ben bazı sesleri yanlış duyarken, bazı ifadeleri bize şarkı halinde sundukları zaman, zedelendiğimi hissediyorum. Mesela, bir muhayyer şarkıyı, bir uşak şarkıyı okurken bir solist, onun perdelerini doğru basmadığı zaman, ben gerçekten zarar görüyorum, dinleyemiyorum. Aynı şekilde bir saba makamında bir ilahiyi orgla çalıp söyledikleri zaman, bu gerçekten çok zedeleyici bir noktaya geliyor. Ben bilincinde olduğum için fark ediyorum. Ama bunun bilincinde olmadığı için dinleyen, tüketen çok sayıda insan var.

Nasıl zarar görüyorlar bilmiyorlarsa?

Yürekleri ve kulakları nasırlaşıyor. Bizi bize özgü kılan değerleri, perdeleri, sesleri kaybediyoruz. Yanlış icra edildiği zaman, bilmeyen bir insan onu öyle dinlediği zaman, o değer hayatımızdan çıkmış oluyor. Müziği sadece müzik olarak dinlemek zarar veriyor. Benim hayatımdaki müzik, adeta tecessüm etmiş bir şey karşımda. Ben müziği fon müziği olarak dinleyemem. Bir şey okurken başka bir yerde müzik çalması beni rahatsız ediyor. Orada müziğin cümleleri var, o cümlelerin kuruluşu var, bestecinin o cümleleri niye söylediği var. O bir varlık. Benim kafamda müzik, neredeyse etten kemikten bir varlık.

Çok bilinmeyen bir konu; Atatürk, Türk müziğini niye yasakladı?

Bu, Atatürk'ün hayatındaki ciddi bir çelişkidir. Bilinmemesi, kendilerini Atatürkçü gibi gören, daha doğrusu Atatürk'ü kendi görmek istedikleri gibi göstermek isteyen insanlara ters düşmesinden dolayıdır.

Atatürk'ün sevdiği şarkıları dinliyoruz ama kimse onun döneminde Türk müziği yasaklandı demiyor.

Orada yeni bir ulus biçimlendirme, yeni bir kurgu söz konusu. Ve Atatürk müziği seven ve bilen bir insan olduğu için, müziğin eski hayat tarzımız için ne kadar belirleyici, onu bize taşıyan bir unsur olduğunu fark etti. Ve zannediyorum, Balkanlar'da ateşemiliter olarak da bulunmuş, orada operalar seyretmiş. Yani hem görsel anlamda, hem müzik dili anlamında, Batı'ya açılmanın, bu toplum değişikliğinde çok önemli rol oynayacak unsurlardan birinin müzik olduğunu düşünmüş. Dolayısıyla o kişisel hayatında, sonuna kadar işte sofralarında, ilişkilerinde hep Türk müziği sanatçılarını, hafızlarını eksik etmemiş. Ama ideolojik olarak onu bir tarafta tutup, topluma daha başka değerler vermesi gerektiğini düşünmüş. Yani o ikilem gerçekten seziliyor.

Ne kadar süreyle yasaklanıyor?

İki tane yasak var. Çoğu insan bunu atlar. Birincisi 1926'daki konservatuarın atası olan, Darü'l-elhan'dan Türk müziği eğitiminin yasaklanması. Dışarıya öğrenciler gönderilmiş. Ankara'da Musiki Muallim Mektebi açılmış, Batı müziği öğretmek için. Türk müziği eğitimi, 1940'ların ikinci yarısında başlayabilmiş ancak. Radyolardaki yasak, 1934'te zannediyorum. Dolmabahçe'de Atatürk'ün dil devrimini açıkladığı bir toplantıda, bir Batı müziği saz grubu, bir Arap muganniye gelmiş. Bir de Türk müziğinden örnekleri çalmak üzere Eyüp Musiki Cemiyeti'ni getirmişler. Böyle bir şey. Sanki Batı müziğinin Doğu müziğiyle karşılaşması gibi, tabii disiplinli bir musiki cemiyeti değil, çocuklar daha çok. Öyle bir geleneksel icra. "Bakın" demiş, "görüyor musunuz, arasındaki farkı." Düşünüyorum da, bu meseleler üzerine bir parça derinleşilen bir ülke olsa, yer yerinden oynardı. Ben şöyle bir bağlantı kurdum. Osmanlıcadan, yeni harflere geçildi. Arap alfabesinde olan, ama bizim seslerimizle çatışan birtakım ara sesleri attık. Kaf kef, ayın gayın farklılığı buradan doğdu. Konuşma dilindeki kullandığımız harflerle Arap harfleri arasındaki nüans dil devrimiyle yok oldu. Bunun müzikteki karşılığı da, Türk müziğindeki ara seslerin çıkarılmasıdır.

Normal bir ülke olsaydı, yer yerinden oynardı dediğiniz şey, bu değil mi?

Evet. Çünkü ondan sonra da işte ne lüzum var bu seslere, biz Batı'nın majörüyle, minörüyle müzik yapalım, işte Türk müziği makamları geçmişe ait şeylerdir. Bunlar Arap'tan, Fars'tan, Bizans'tan gelmedir. Gerçek Türk müziği, halkın müziğidir, diye konuşuldu. Sonra onları alalım, biz Batı'nın tekniği ile çok seslendirelim diye, duyduğumuz, süpürgesi yoncadan vs., o çok sesli türküler devresi başlamış. Birtakım şeyleri çok seslendirmişler. Yeni eserler yazmaya başlamışlar. Tabii tutmamış. Yeni bir sentez yapılamamış.

O tutmadı, yenisi de yapılamıyor sesler gittiği için. Ve fakirlik başlıyor.

Bu mukayese ortamından dolayı, Batı müziği de, çok sesli müzik de bizde doğal akışında gelmemiştir. O da müdahale görmüştür. Yani o özendirmenin sonucunda, zaten bir de siyasete alet edildiği için, biz sadece şekilleri konuşur hale geldik.

Eşimi ansiklopedi gibi kullanıyorum

Eşiniz Mete Tunçay ile nasıl tanıştınız?

Tarih Vakfı Yönetim Kurulu'nda. O beni tanıyormuş, ben de uzaktan tanıyordum. Yani öyle yıldırımlar filan çarpmadı. Ben kafamda belirli bir yere oturttuğum için.

Kaç yaşındaydınız?

36

Mete Bey kaç yaşındaydı?

60

Bu, ciddi bir aşk o zaman.

İfadelendirmek mümkün değil. Yani aşkın mantıklı hali diyebiliriz.

Aşk mantıklı olabilir mi? Aşk bir yanıp tutuşma hali değil midir?

Ben onu hâlâ bir ansiklopedi olarak görüyorum; (gülerek) içinde sevgi maddeleri de olan bir ansiklopedi gibi. Benim kafam sürekli arayışlarda oldu. Belki müzikle yoğrulduğum için, birtakım şeylerimin eksik kaldığını hissediyor oldum. Çocukluğumdan beri bizim eve hem Cumhuriyet, hem Tercüman girerdi. Böyle bir adalet duygum var. Kendi alanımın dışında, onu besleyecek, başka şeylerin de olmasına dikkat ettim. Dolayısıyla hep böyle başka tezleri olan, başka açıklıkları olan, kendi alanlarında önemli saptamaları olan insanlar ilgimi çekmiştir. Mete Bey de böyle bir insan, araştırmalarıyla, cesur çıkışlarıyla, hiçbir tarafa ait olmak endişesi olmadan söylediği şeylerle insanda bir güven duygusu uyandırıyor. Bana bir sürü şeyin ortasında hakikaten bir liman gibi geldi. Ruhen o gerçekten benden genç.

Yaş farkı problem yaratmıyor anlaşılan.

Ben yaş farkını gerçekten hissetmiyorum. Yani hatta ona kendi yaşıtım gibi, saygısızca davrandığım durumlar da olabilir. Ama o da biliyor ki, temelde onu seviyorum ve sayıyorum. Öyle problemimiz olmuyor. Ben ara sıra ondan saygı bekliyorum, ama göstermiyor. (Kahkahalar karşılıklı) O da beni çocuk yerine koyuyor.

http://www.nuriyeakman.net/node/1473

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2018