Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1739




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 








Şu an 52 müzisyen gazete okuyor
 
 
Halit Süha Çelikkıran
 
 
Yayımlanan Sayı : 927

Onunkisi, bir sabır hikayesi... - 18.01.2010





Joel Frederiksen sadece dünyanın dört bir yanında opera, oratoryo ve konserlerde söyleyen bir bas şarkıcı değil, aynı zamanda Avrupa ve Birleşik Devletler’deki en önemli erken batı müziği topluluklarıyla konserler vermiş uluslararası düzeyde bir lavtacı. Eşsiz olduğu kadar renkli de olan kariyeri boyunca Bronx’ta koro çalıştırmaktan Almanya’da caz vokal topluluğu yönetmeye kadar pek çok şey yapmış.  Almanya’yı evi olarak benimsemiş olan sanatçı şimdilerde, Münih’te kurduğu Ensemble Phoenix Munich ile Avrupa’da yoğun bir konser turnesi gerçekleştirmekte.  Ünlü plak şirketi Harmonia Mundi’den çıkan “The Elfin Knight” ve “O felice morire” ile önemli bir başarı elde eden Joel Frederiksen’le, 19 Ocak’taAkbank Sanat Merkezi’nde vereceği solo resitali öncesinde konuştuk. 

Her ne kadar Almanya’da tanışmış olsak ve artık Avrupalı gibi yaşıyor olsanız da, pek çok ünlü erken batı müziği yorumcusu gibi Amerika’da yetişip Avrupa’ya gelmiş bir müzisyensiniz.  Peki, aslen nerelisiniz ve sizi Avrupa’ya getiren müzik hayatınıza nasıl başladınız?

Güneybatı Minnesota, Sleepy Eye’da dünyaya geldim, fakat Minneapolis’te büyüdüm. Annem güzel bir sese sahip bir kontralto’ydu. Bu yüzden belki de vokal yeteneğimi ondan almışımdır. Daima kilisede söyledi, asla profesyonel bir şarkıcı olmadı. Sonraları Arizona, Phoenix’teki Pinnacle Peak Presbyterian Kilisesi’ndeki solistlerden biri oldu. Ailem her zaman müzikle ilgilenirdi.  Babam piyano çalardı ve koroda söylüyordu.  Pop ya da klasik diye bir ayrım yapmadan neredeyse hemen her şeyi dinler ve söylerdik. 6 yaşımda Minnesota, Edina’da Christ Presbyterian Kilisesi’nde erkek çocuklar korosunda şarkı söylemeye başladım.  Müzikle içli dışlı bir aile içinde yetişmiş olmak benim gelişimimdeki en önemli etken. Erken yaşlarda piyano dersi almaya başladım, ancak ben gitar çalmak istiyordum. Aslında neredeyse 9 yaşımdan beri folk gitar çalışmama, hatta junior rock grubunda çalmış olmama rağmen, gitarla solo enstrüman olarak ciddi şekilde ilgilenmem ancak kolej yıllarımda oldu.

Peki, lise ve kolejde müzik okudunuz mu?

Lisede konser korosundaydım ve madrigal şarkıcılarıyla söyledim. Aynı zamanda spor yapıyordum. Futbol takımımdan arkadaşları konser salonlarından uzak tutmak için epey çaba sarfetmiştim. Beni tayt, bale pabuçları ve Rönesans kostümü giyerken görmelerini istemiyordum. Burada kısa süre ses eğitimi alabildim.  Liseden sonra Minnesota, St.Peter’deki Gustavu Adolphus Koleji’ne yazıldım. Şan, gitar, teori ve gerekli  derslerin yanısıra en çok koro şefliği çalışmasından keyif aldım. Gerçekten bu yönde bir kariyer hedeflemememe rağmen, koro şefliğinin çok yararını gördüm.  20’lerimde 4 yıl süreyle Bronx ve Long Island’da lisede eğitmenlik yaptım.  Bronx’ta çocukları kazanmanız gerekir.  Ama bir kez başardınız mı, onların nasıl ilgilendiklerini ve müzik yapmaktan ne denli keyif aldıklarına inanamazsınız. Tek sorun, onlarla iletişime geçmeden yıkmanız gereken zorlu ve kalın duvardır.

2007 yılında Hopkinson Smith ile yaptığım röportajda “Modern gitarda da ses elde edersiniz ama lavtada elde ettiğiniz daha şiirsel daha anlamlıdır.  Şiir okur gibi ve insan diliyle konuşmak gibidir.  İşte o andan sonra lavtadan ve onun dünyasından kopamazsınız” demişti, gitardan lavtaya geçişiyle ilgili olarak.  Siz ne zaman gitarı bırakıp lavta çalmaya başladınız?

Kolejden sonra lavta çalmaya başladım.  Aslında, ilk kez bir lavta resitali dinleyip bu çalgıya deli gibi aşık olduğumda Washington’daydım.  O dönem çok fazla folk müziği çalışıyor ve Kongre Kütüphanesi’nde stajyerlik yapıyordum.  Bu konserden kısa bir süre sonra da bir lavta satın aldım ve yaklaşık bir 5 yıl kadar New York’ta ünlü lavta eğitmeni Pat O’Brien ile çalıştım.  Lavta çalmak olabileceği kadar çok büyük bir değişim değildi. Çünkü uzun zamandır gitarda lavta repertuarını çalıyordum. Fakat tekniğimi değiştirmem gerekiyordu, özellikle de sağ el tekniğimi. Ünlü lavtacı ve erken dönem müzik akademisyeni Lyle Nordstrom ile çalışmak istediğim için Oakland Universitesi’nde yüksek lisansa başladım.  1990’da yüksel lisansımı tamamladıktan sonra doktoramı yapmak için Indiana Universitesi’ne gitmeye karar verdim.  Fakat Waverly Consort’tan telefon gelince doktora yerine New York’a gittim.

New York’ta yaşarken ve çalışırken mükemmel bir şan hocası  buldum, William (Bill) Schumann. Daha aldığım ilk derslerde sesimi gerçekten açtı ve aralığını  genişletti.  Bana düşünebileceğimden çok daha geniş bir sese sahip olabileceğimi ve bunun mümkün olduğunu gösterdi.  Kendimi tiz Sol’den en pes Do’ya kadar söyler buldum.  Gerçek bir basso profondo olduğumu fakat bas sesin olgunlaşmak için biraz zamana ihtiyacı olduğunu bu yüzden sadece bir süre beklemem gerektiğini söyledi. 45 yaşıma kadar sesimin tam olarak açılmayacağını anlattı bana.  Sonuç olarak, uzun bir süre sesim üzerinde çalışarak etrafta takılmam gerekiyordu.  Kolej eğitim masraflarımı karşılamak için cafe/barlarda şarkı söylememi bir kenara bırakırsak, ilk profesyonel sahne deneyimim ve performansım 30 yaşımda Waverly Consort’la birlikte gerçekleşti. Her halükârda bir Verdi bası değilim.  Farklı türde bir sesim ve becerilerim var.  Verdi için ihtiyaç duyduğunuz ses gerçekten açık bir sestir.  Kıvrak ve rahatlıkla hareket eden esnek bir sese sahip iseniz Rossini ve daha erken dönem müziklerini söyleyebilirsiniz.  Tabi bazı istisnalar var; Sam Ramsey gibi, her zaman her iki tarzı da rahatlıkla söyleyebilen…

Erken Batı Müziği toplulukları ve solo kariyeriniz dışında opera şarkıcısı olarak da uzun yıllar sahnede yer aldınız.  Operada söylemek nasıl?  Sevdiğiniz karakterler var mı? Örnek aldığınız bas sesler?

Almanca konuşulan bir ülkedeki ilk sahne deneyimim, Salzburg Festivali’nde sahnelenen Kurt Weill’in “Rise and Fall of the City of Mahagonny”de rol almakla başladı.  Küçük bir rolüm vardı ama Dame Gwyneth Jones, Catherine Malfitano ve Jerry Hadley gibi isimlerin yanında şarkı söylüyordum.  Jerry’i özlüyoruz, kesinlikle inanılmaz derecede yetenekli bir şarkıcı ve harika bir insandı.  O gösteride çalışırken ortağım koreograf Verena Weiss ile tanıştım.

Operada bas çoğunlukla baba ya da rahip rolündedir.  Sadece bir kez Şeytan rolündeydim -ki çok eğlenceliydi.  Mozart’ın Osmin ve Sarastro gibi rollerini çok seviyor olsam da, bir bas olarak yaşamımın çoğunu diğer müzikte geçirdim. 17. yy başlarında özellikle İtalya’da bas ses için yazılan virtuozik müziğin cezbedici gelişiminin ürünlerini seslendirerek… Bas ses için yazılan en ilginç müzikler bu dönemde bestelenir. Bazılarını ortaya çıkardım ve bir kısmını son albümüm “O felice morire”de seslendirdim.  Bence 1600’ler kesinlikle baştan çıkarıcı. Coloratura sesin berraklığını yakalayabilmek için çok çalışmam gerekti.  Bu alanda bana en çok ilham veren şarkıcılardan biri David Thomas.  New York’ta 20 yıl önce onu ilk duyduğumda onun gibi şarkı söylemek istediğimi fark ettim.  Sayısız renge ve inanılmaz bir esnekliğe sahipti.  Yine de, benim için gelmiş geçmiş en etkileyici ses İtalyan operatik bas Cesare Siepi’ye aittir.  İnanılmaz güzellikte bir tonu vardı.  Sesi aynı zamanda son derece esnek ve en tizden en pese kadar çok geniş bir aralığı söyleyebilecek kuvvetteydi.  Tam anlamıyla gerçek bir bas’tı.

Peki, Parsifal’deki Gurnemanz gibi bir rolü seslendirmek ister miydiniz?

Benim için hâlâ geçerliliği olan bir düşünce bu.  İyi söyleyebileceğimi düşündüğüm her şeyi yapmak isterim.  Fakat şu an için topluluğumla Avrupa’yı turluyor olmaktan çok büyük keyif alıyorum.  Ne yazık ki başka bir şey yapmaya vaktim yok.  Fakat opera hâlâ benim aklımda… Kim bilir? Belki yakında Freiburg Baroque Orchestra ile Rossini aryalarını söyleyeceğim.  Her zaman yeni fikirlerden hoşlanmışımdır.

Sizin topluluktan söz açılmışken, Phoenix adı nasıl ortaya çıktı?

Bir başka lavtacı ve soprano/blokflüt icracısıyla birlikte 1989’da Michigan’da yüksek lisansım sırasında ilk topluluğum L’antica musica’yı kurdum. Yeni evin New York’ta yeni bir dizi konsere başlamadan önce Michigan, New York ve Massachusetts’te bir dizi konser verdik.  1997’de Park Avenue’da St.Bartholomew Katedrali’ndeki harikulade Florentine Şapeli’nde konser verdik. Avrupa’ya gelişim birazcık yeni baştan başlamak gibiydi. Yeni bir şey yaratmam gerekiyordu. Yeni bir şeyler yaratma ihtiyacı bana phoenix sembolünü çağrıştırdı. Ateş sembolü benim için önemliydi elbette, ne de olsa ailem aynı isme sahip bir Arizona şehrinde yaşıyordu.  Fakat bu bağlantı hafızamda çok gerilerde kalmıştı. Şimdi grubum Ensemble Phoenix Munich ile Avrupa’nın her ülkesinde konserler veriyoruz. Tabii birkaç yıldır Münih’te yaşıyor olmam ve grubun temelini oluşturan müzisyenlerin çoğunun da Münihli olmasının grubun isminin ortaya çıkışında payı var. 

Grubun belkemiğini lavta ve bu aileye ait çalgılar oluşturuyor gibi, gruptaki lavtacıların yanısıra konser ve kayıtlarda siz de lavta çalıyorsunuz.  Sizin çalgılarınız hangi model lavtalar?

Doğru, işin temelinde Ortaçağ ve Rönesans’ta olduğu gibi lavta çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen olmak yatıyor.  Solo resitallerim dışında da lavtayla kendime eşlik ediyorum.  Dört lavtam var.  Üç tanesi farklı akortları olan Rönesans lavtası - ki bir tanesi diğer ikisinden bir üçlü daha pese akortlu.  Normal Rönesans lavtası “Sol” akortludur.  Ses aralığıma çok daha uygun olan ve pek çok lavta şarkısında kendime eşlik ederken çaldığım daha pes olan lavta “Mi” akortlu.  Ayrıca Alman yapımcı Gerhard Söhne yapımı bir de arciliuto çalıyorum.

Yakın zamanlarda nerelerde söylediniz?

2008 Ekim’inde ilk solo albümüm “Orpheus, I Am”de yer alan parçaları ilk Paris’te söyledim. Müziğin mitolojik gücüne göndermede bulunmak ve liriyle kendine eşlik eden şarkıcı fikrinin birlikteliğinden dolayı bu başlık benimle çok uyumluydu ve çok iyi sonuç verdi. Albümdeki seçimler, sesimin en pes notalarının ve vokal esnekliğimin bir kısmını gösterebilmek için fırsat sağladı bana.  2008 sonlarında ve 2009 başlarında ortağım Verena Weiss tarafından koreografisi yapılan bir dans yapıtının parçası olarak performans sergilemekten dolayı İsviçre, Luzern’de çok keyifli zaman geçirdim. Sonrasında topluluğum Ensemble Phoenix Munich ile Harmonia Mundi’den çıkan son albüm “O felice morire”den müzikleri Avrupa’daki prestijli salonlardan biri olan Münih, Prince Regen Theater’da yorumladık. Bir önceki albümüm “The Elfin Knight”tan müziklerle geçen mayısta İspanya’da ve temmuzda Belçika’daydık.  Ekim ayında da Danimarka’daki ilk konserimi verdim.
Avrupa’da erken dönem batı müziği üzerine yoğunlaşmış olan çeşitli gruplarda konuk sanatçı olarak görünüyor olmaktan hâlâ zevk alıyorum. Kısa bir süre bile olsa farklı bir tarih, kıyafet ve lisana sahip tamamen farklı bir ülkede bulunmak beni hâlâ heyecanlandırıyor.

İstanbul’da bulunmaktan dolayı büyük keyif alacağınız söyleyeyim o halde!

Eminim! Aslını isterseniz çok merak ediyorum.  O yüzden biraz daha fazla kalmak istiyorum.  Program alışılmışın biraz dışında tamamen yeni bir program… İleride bir ara kaydetmeyi düşünüyorum; Requiem for a Pink Moon.  Bu parçada Requiem Mass’in partilerini 70’lerin şarkıcı-söz yazarı Nick Drake’in parçalarıyla harmanladım.  Nick’in Rönesans çalgıları ve sesleri için şarkılarına ek olarak John Dowland ve Thomas Campion’un benzer temaya sahip şarkılarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Tam da, şu anda biri neredeyse bitmek üzere.

Hâlâ CD’lere ihtiyaç var

Avrupa’da yaşamanın erken dönem batı müziği yapmaktaki etkisi nedir? Amerika’da yaşarken mümkün değil mi?

Avrupa’da yaşamak! Öncelikle burada yaygın olan üst düzey müzisyenliğe hayranlığımın giderek arttığını belirtmeliyim. New York’ta Brooklyn Müzik Akademisi’ndeki pek çok konsere iştirak ettim.  Erken dönem batı müziği icra eden en önemli Avrupalı grupları dinledim.  Bugün dünyadaki en iyilerin neredeyse tamamı Avrupa’dan gelenler. Fakat ne enteresandır ki, bu en saygın Avrupalı topluluklardan b,r, olan Les Arts Florissants, yıllardır bir Fransız gibi Paris’te yaşayan, Brooklyn kökenli bir Amerikalıdır; William Christie.  Artistik seviyemi daha da artırmak istediğim için Avrupa’da kalmanın daha yardımcı olacağını düşündüm. 

Yeni bir CD projesi var mı?

Mayıs’ta yeni albümün kaydını yapacağız.  Harmonia Mundi’den çıkacak albüm muhtemelen eylül ayında piyasaya sürülecek.

İçeriği ne olacak?

1770’lerin Amerikan müziklerine hayranım, William Billings zamanı, yani Sivil Savaş’ın sonuna doğru olan.  Her ne kadar resmi bir kontrat imzalamamış olsak da bu albümü Harmonia Mundi’yle gerçekleştireceğimiz için mutluyum.  Şimdiye kadar iki başarılı albüm çıkardık ve 2010’da da 3.’sü geliyor.  Şimdi 4.’sü hakkında konuşuyoruz.

Son yıllarda Klasik CD piyasası çok büyük zorluklar yaşıyor olsa da, hâlâ CD’lere ihtiyaç var.  Şahsen, internetten dijital albüm indirmelerin CD’lerin yerini alabileceğine inanmıyorum. Bana göre, mükemmel bir CD tam anlamıyla bir sanat eseridir.  Kitapçığından fotoğraflarına ve prodüksiyonuna kadar Harmonia Mundi’den çıkan bütün albümler kesinlikle birinci sınıf…

Gelecek planlarınız neler?

Yakın zamanda Boston Camerata’nın Amerika turnesi teklifine ‘evet’ dedim.  Hem bas solist hem de kendime Rönesans lavtasıyla eşlik eder olarak… Sonra Avrupa’da tam bir koşturmaca beni bekliyor olacak. Münih Orpheus Korosu’yla birlikte mükemmel “Caleb” rolünde Handel’in “Joshua” oratoryosunun sahne performansında yer alacağım.  2010 için ise İstanbul’un ardından Avrupa’daki ilk konserim Polonya’da.  1 Mayıs’ta Texas, Danton’da olacağım.  Bach’ın Si minör Büyük Mass’ini yorumlayarak Oakland Üniversitesi’nden hocam Lyle Nordstrom’un emekliliğini kutlayacağız…


*
Classical Singer ‘ın Kasım sayısında kapak olan Frederiksen’in editör Maria Nockin’le gerçekleştirdiği röportajdan bölümlere de özel izinle yer verilmiştir. 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019