Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 58 müzisyen gazete okuyor
 
 
Ferhan Taylan Erder
 
 
Yayımlanan Sayı : 961

Müzik ile Sanat - Tasarım bağlantısı - 05.03.2010





Ernst Gombrich ‘den Çeviren. Ferhan Taylan Erder

 
Bütün sanat dalları müziğe öykünür. Müzik, somut bir konu içermez, mimari gibi fiziksel bir gereksinime hizmet etmez ya da doğayı taklit ederek  onunla rekabete kalkışmaz, buna rağmen  her zaman  haz, heyecan ve hayranlık uyandırır. Duygular üzerindeki gücü ve  zihin üzerinde yarattığı cazibe  tüm sanat dallarından güçlüdür.

Müzik, ses farklılıkları (ton) örüntüsüdür ve insan zihninin mucizevi yaratılarına  yol açmıştır.

Sanatlar arası Rekabet

Bütün sanatlar  arasında müzik, kurama en sıkı bağlı olan ,  sese dönüşen rakam bilgisine  dayalı  olanıdır, ve ölçünün güvencesiyle dinleyiciyi büyüler.

Pitagoras’ ın , ‘sesin duyusal niteliğinin  matematiksel oranlara  bağlı  olduğu’ buluşu müziğin  ölçü güvencesine dayalı bilimler arasında yer almasına neden olmuştur.

Müzikte  armoninin (uyum) matematiksel niteliğinin  keşfi  Rönesans dönemi mimarlarına ilham kaynağı olmuş, benzer orantıların iç mekanlara uygulanmasıyla  aynı duygusal etki sağlanacağını  düşünmüşlerdi.  Binalar, mekanlar  kuşkusuz  büyük güzelliğe sahipti ama  temelindeki kuram bilimsel  eleştiriye karşı direnemedi.

Müzikte notalar dizini yani melodi kurallarının görsel kurallarla aynı olduğu ancak kulağın göze kıyasla çok daha karmaşık   ses düzenini izleme yeteneğine sahip olduğu, gözün ise  bütünü aynı anda algıladığı saptandı.

Sanatlar arası metaforlar ve sağlam benzerlikler  arayan  görüşler  estetik konusuna  yönelişe yol açtı; renklerin  uyardığı duygusal etkinin, sesin uyardığı etkiyle  bir olduğu  görüşü benimsendi.  Kurulan bu bağın sözel  anlatıma da yansıdığına dikkat çekildi: renkler, sıcak,tatlı, yüksek ya da neşeli  gibi sıfatlar alırken seslerin, aydınlık,yumuşak,sert, ya da hüzünlü olarak nitelendi.

18.yy da resim ile müzik arasında bağ kuran bir eleştirmen:’ her ikisinin de tonu, üçlü  uyum  (akor), ve çeşitlemesi  var,  ortak  terim  kullanmaları benzerliğin bir işaretidir .’ diyordu.

Aslında ortak  terim  kullanımı, insan beyninin  elastik yapısının, düşün alanını genişleterek yeni deneyimlere, örtüşen duyarlılığa  açılımının bir kanıtıydı.

Burada  Synaesthesia  (sinestezya) , yani beynin yaratıcı niteliğini vurgulayan  ve Yunan kökenli tanımıyla ( syn: birlikte, aesthesia :algı)   ‘iki duyunun birlikteliği ‘ demek  olan bir terimin açıklığa kavuşması gerekiyor. Sinestezya’yı,  hayal gücü normalin üstünde çalışan bireysel bir yetenek  olarak tanımlıyor bilim adamları  ve bunu beynin geniş yeteneklerine açılan bir pencere olarak görüyorlar. Beyindeki duyu alanları arasındaki yoğun bağların , komşu duyu alanlarının , genetik yaratıcılığa bağlı olarak,  birlikte çalışması sonucu görsel uyarının ses duymaya ya da işitilen bir müziğin renk olarak görülmesine yol açması.  Ancak,  sinestezya  yeteneğinin kişiye has bir tepki oluşu nedeniyle  yeni bir sanatsal yaratıya,soyut resim ya da kinetik sanata   sağlam temel olamayacağı biliniyor.

Ritim  terimi de hem müziğin hem tasarımın  hatta resim, mimari,  sinema ,  tiyatro ,  heykel  gibi görsel sanatlarda  hatta  şiir de de kullanılan  ortak terimlerden.   Ritim, Yunanca kökenli : akış,akıcılık anlamında  bir terim. Aristo’ ya  göre ritim,     düzenli tekrarlayan  bütün hareketler ‘dir.

Müzikte  bir zaman unsurudur   ritim    ve  kulağımız  birbirini izleyen   unsurlar olarak algılar. Görsel alanda ise  birbirine karşıt gel-git hareketi içeren   biçim ve renk düzeneğini göz  bir anda ve tümünü birden algılar.

Algı sürecimizi’ anlık bir uyarı ‘olarak   anlamak  yanlış olur. Algı sürecinde deneyim  sahibi oluruz . Oysa ,’  anlık izlenimler’  bize deneyim  kazandırmaz. İzlenimlerimiz,  belleğimizde kayıtlı anılar, ve beklentilerle   ilişkilenip,  değerlendiğinde deneyim  sahibi oluruz. Beynimizin algılama  yeteneği olmasa  idi, görsel ve işitsel sanatların  hiç biri var olmazdı. Düzenli bir nokta dizisini algılayışımız, bizim gördüğümüzü  kıyaslamak ve sürekliliğini beklemek yeteneğimize bağlıdır. Ritmik sesleri algılayışımız, zaman aralığının bellekte yer etmesine  ve  bir sonraki sesin beklentisine  bağlıdır.  

İnsan beyninin  yeteneği, zaman akışını yenerek olayları  algılayabilmektir. Bir uzun hece ile bir kısa heceyi duyuşumuz bile uzun süreli bellekte depolanarak bilincimizde yer eder. Böyle olmasa bir hareketi, bir işareti ya da bir sözcüğün zihinsel imgesine sahip  olamazdık,  tekrarlayan biçimler ve de tekrarlayan notaları  kıyaslayamazdık. Tanıdık bir müzik parçasını  dinlerken bir sonraki cümle ufukta belirir, onun biçimini, neşesini ya da hüznünü, kulağımıza gelen notaları  dinlerken  , önceden  duyarız

Günümüzde ,durağan  sanatlar  da,  hareket içeren sanatlar  da  müzikle rekabet etmeyi sürdürüyor.

Şarkı ve Dans

Organik  yaşam düzenli hareketlerden oluşur. İnsan düzen yaratma  yeteneğinden dolayı düzeni tanır , düzenden sapmalara tepki gösterir.  İçsel nabız atışlarının dışsal ritimlere  uyumu ve ya uyumsuzluğu dikkatimize yansır ; otomatik olarak benimseriz ya da artan dikkatle fark ederiz.  Bir izlenimin içsel ritmimizle  uyumuna örnek olarak bir iş yaparken kafamıza takılan bir melodiyi mırıldanmaya  başlamamız gösterilebilir. Gülmek,hıçkırarak ağlamak,sevinçten zıplamak gibi ilkel  tepkilerin tümü  aralıklarla tekrarlayan  ritimlerdir. Örgü örmek, dantel örmek,bakırcının çekicini kullanışındaki düzenli hareketler, dans ederken yaptığımız hareketlerle kıyaslanabilir:tek tek adımlar daha karmaşık adımlar olarak gruplanır ve tekrarlanır ya da  çeşitlenerek  sürer. Halk dansları adımlarında benzer  tekrar ve çeşitlemeler izlenir.

Ancak müziğe uyarak dans ederken çalan parçanın ritmini  kavramak  ve ön tahminde bulunma  yeteneğimiz yoksa , üstelik  eşimizin hareketlerine duyarlı  uyum sağlamayı beceremiyorsak  başarı şansımız azdır.  Dans , doğa yasalarına uyum ve beden yeteneğine  uygun düzenli hareketler içerir.  Klasik balede ise, tüm sanat dallarında olduğu gibi doğa kısıtlamaları aşılır, dengesi ve gücü ile   nefesimizi keser., ritmik tekrarlar  zirveye ulaşır ya da  ağırlaşarak  dinlenme noktasına yönelır.  Büyük bir dans sanatçısının her hareketi denetim altındadır,  rastlantıya yer yoktur.

Dans  sırasında müziğin rolü önemlidir. Yönlendirici ve destekleyicidir. Müziğin  sözlerle,özellikle şiirle birlikteliği ise daha üst düzeyde  bir  haz verir. Tekrarlar  amacı vurgular , denetler,algıyı kolaylaştırır,görsel sanatlarda ki işlevinde olduğu gibi. Ritmik tekrarlar duyguyu ve ifadeyi vurgular. Melodinin tekrarı, ritim ve ses tonunun  yükselip alçalışı  şarkının temel yapısını oluşturur.

Doğal ile yapay

Müzik,  söze ve sözlü-ritimlere  bağlı  olması halinde  özgürlüğü kısıtlanır. Burada müzik tarihi boyunca   süregelmiş bir  çelişki  belirir:Söz mü ,müzik mi başı çekecektir ? Anlam mı biçim mi önemlidir?   Bu konuda ,bütün sanat dalları eleştirilerinde   tekrarlanan gerilim ,  zaman  zaman  olumlu açılımlara , zaman zaman da şiddetli tartışmalara yol açtı. Ezeli  doğal/ yapay çelişkisi de   tartışmalı konulardan  biri olarak  karşımıza  çıkıyor.
Tasarım alanında  ‘aşırı süsleme’ ve ‘ ustalık gösterisi’   olumlu karşılanmaz. Konuşma sanatında  da olduğu gibi  ‘ yalın ve etkili’ sözün  değeri farklıdır. Orta Çağın sonlarında ,  çok-sesli müziğin çıkışı ve giderek   aşırı   entrikaya yönelmesi  klasik estetik uzmanlarının eleştirisiyle  karşılandı. Müziğin duygular üzerindeki  güçlü  etkisinin bilinciyle müzik bestecileri ‘ yenilik’ uğruna  çok sesliliği abartıyla  kullandılar. Çok sesliliğin ‘  şarkının saflığını yozlaştırdığı’  nı düşünenler çoğunluktaydı.

Burada  polifoni,  yani çok seslilik terimine açıklık  getirilmesinde yarar var. Çok sesli müzik sistemi  16.yy da  zenginleşti. Ansiklopedi Britannica da  ‘armoni’ karşılığı verilen  berrak tanımı şöyle: ‘Aynı anda birbirinden bağımsız melodilerin akışını hayal ediniz. Bu melodiler çeşitlemesi , sanatsal bir doku oluşturacak bir düzen içinde alçalıp yükselen tonda durak noktalarına ilerlesin,  sesin sertliği, berraklığı sayesinde ilginç ve güzel olsun , ve her parça  melodik anlamıyla bir sonraki durak noktasına doğru yönelsin ve buluşsun’

16.yy da Floransa’daki reform hareketi operanın gelişmesine yol açtı. İtalyan besteci Gluck ,  Alceste’ in önsözündeki manifestosunda (1769) ‘ büyük bir sadeliğe ulaşmak için çalıştım . Berraklık adına  bir dizi zor bölümü kullanmaktan vazgeçtim ‘ diyordu. 18 yy sanatının genelinde entrika ve yapaylık  ve aşırı süsleme  merakı şiir ve müziğe de yansıdı .  Eleştirilere rağmen doğallığa geçiş zaman aldı. Dönemin sanat eleştirmenlerinin üzerinde durduğu  ‘ mekanik mükemmellik – içten ifade arasındaki çelişki  müzik  için de  geçerliydi.

Sanatın bütün dallarında  malzemenin, araçların, hatta insan  gücünün sınırlılığına karşı  gösterilen  direniş , izleyicinin övgüsünü kazanır, hayranlık yaratır. Bir zanaatkar,  bir şair, bir besteci kısıtlamalar içinde üretir, sınırları aştıkça ustalaşır.  Sanatçı  kendi kendine koyduğu    kurallar ve sınırlamalarla  gerçek ustalığa erişebilir.  Nietzsche , şiirden ‘ zincirler içinde dans ‘ olarak söz  eder.

Müzikte besteciye asıl meydan okuyan , eldeki müzik unsurlarının   kısıtlılığıdır: oktav içindeki birkaç nota ve onlarla yapılabilecek  çeşitlemeler . Bir tasarımcının  önündeki unsur ve malzeme seçkisiyle karşılaştırıldığında  müzisyen  az sayıda unsurla çalışır. Ancak  yapılabilecek  çeşitleme sayısı ayrı bir konudur.  Burada, müzik dışı bir örnekle  ‘çeşitleme kuralları’ nın temeli  kıyaslama için  sunuluyor.

Grove Müzik sözlüğü 5 ila 12 adet majör notalarına uyarlanmış  ‘çan ile haberleşme ‘  çeşitlemesine  örnek:
          

1  2  3  4  5                    5  4  3  2  1
         
2  1  4  3  5                    5  3  4  1  2
         
2  4  1  5  3                    3  5  1  4  2
         
4  2  5  1  3                    3  1  5  2  4 
         
4  5  2  3  1                    1  3  2  5  4
                                               
                                    
1  2  3  4  5

12 adet çan ile  yapılabilecek çeşitleme sayısının  479,001,600  olduğu belirtiliyor.

Çan ile haberleşme  uç noktada bir çeşitleme  örneği olarak  tüm sanatları  basit  ama denetlenebilir bir oyunla   birleştiren bir sistem: denetlenebilir çeşitleme zevki.  Benzer bir çeşitleme zevkiyle ilgili bilinen bir öykü şöyle: Moğol başkanı Babür Han  hastalığı sırasında  kendini eğlendirmek için   Türkçe  bir beyit bestelemiş, daha sonra  onun  504 çeşitlemesini  yapmış.  Müzik bestesinde de   ‘tema üzerine çeşitleme’  buna yakın bir benzerlik içeriyor: müzik  kaynaklarının hızı, ritmi,  ses tonu, çalgı ve tınısı  tek tek ya da birlikte kullanılarak  çeşitleme olanaklarını çoğaltır, dinleyicide hayret ve hayranlık uyandırır. Tema üzerine çeşitleme, sanat alanında ve tasarımda  renk ve orantılı boyut   üzerinde uygulanır  ama müzikteki zenginliğe ulaşıldığı söylenemez.

Burada tasarımcıların ve müzisyenlerin   benzer ama daha zor algılanan yaratı yeteneğine değinmek gerekiyor: şekil ve zeminin aynı biçimde  ve birbirini tamamlar olduğu  eserler Kahire’den bir mozaik üzerindeki ‘Allah’ yazısı  hem şekil hem de zemin olarak okunuyor,  tanrının her yerde olduğunu ifade  ediyor. Tasarımın  içerdiği ‘beklenti  ve hayret’  arasındaki gizli denge ,derin bir estetik etki yaratıyor.

Şiirde ve tasarımda   ölçü  güven verir  ama  ölçüye sıkı sıkıya dayalı pek çok ilginç olmayan  işe rastlamak mümkündür  Algı ilkelerinden süreklilik ile  beklenmedik kesikliğin  barışıklık içinde buluşması, bütünü oluşturması, bir çözüm olarak öneriliyor.  Çeşitli sanat alanında algılamayı   sağlayan  eserin yarattığı ‘etki’ de düğümleniyor sorun.

Temel Etki Unsurları

Bellek ve beklentinin  tasarım alanındaki etkisi  önemlidir.Müzikte de  dokudan örüntüye geçişlerin  mimari yapılarda  uygulanmasına rastlanıyor.Ancak burada  izleyicinin algısal kavrayışına bağlıdır bu unsurların farkına varmak.

Beyin sistemimizde  ‘sürekliliği kaydeden’,   ve sadece sürekliliğin kesildiği anda  dikkatin uyarılmasını sağlayan  bir merkez bulunuyor. Bu ilke ,  müzikte  ‘değişiklik’  olanakları aranarak uygulanıyor: en ilkel ve yapay değişiklik , sesin yükseltilmesinin yarattığı etkidir. Örneğin Haydn’ın Sürpriz Senfonisinde  başlangıç ve bitiş akorlarının beklenmedik sertliği  en uykucu konser izleyicisini bile uyaracak etkidedir. Etki yaratmak amacıyla  abartılı değişikliğe başvurma eğilimi kafa karışıklığı ve huzursuzluk  yaratır. Bu nedenle sanat dallarında da  süreklilik ve değişikliğin dengeli ölçüde kullanımı algı deneyimini ve berraklığı sağlayacak  olan yöntemdir.

Her şekilde eğitim bu tepkiyi önleyebilir. Müzikte veya tasarımda melodi ve örüntüleri  fark etmeyi öğrendiğimizde, onların tekrarı ve çeşitlemesi algımızı yönlendirebilir. Ancak  çok kolay tanınan  melodi ya da örüntüler de  kısa zamanda  bizi uyarmaz olur , dikkatimiz dağılır, izleyemez oluruz. Tasarım alanında  şekil ile zeminin yer değiştirmesiyle  uyarılan etkisine müzik bestelerinde  rastlanmıyor. Saatin muntazam tık’ları, yağmur sesi, lokomotif sesi duyduğumuzda  bu ses sürekliliğini bölme ve akışı biçimlendirerek farklı ritim  arayışına girme gereksinimi duyarız. Müzik alanında  ise uygulayan sanatçı elindeki notaya göre vurgulama yapar.İşitsel algı sistemine  uymaktan başka çözüm görünmüyor.

Müzik  algımız, belleğimizde  kısa süre içinde tutabileceğimizle kısıtlıdır.Yazılı notayı  izleyerek görmek, işiterek algılamaktan daha kolaydır. Bir melodinin tersten çalınışını algılamak kolay değildir Müzik, doğal olarak zamanımızın tüm sanatları asimetrik yapıdadır.

Seslerin Dünyası

Müzikte  melodiler, motifler tek başına ya da birlikte  bir ‘güç alanı’ oluşturur. Müziğin özelliğini oluşturan ise tonalitedir.Bach, Gluck, Haydn, Mozart, Beethoven, ve Schubert ,yüz yıla sığan kısa süre içinde  yaratılarına ilhamı  müziğin bu özelliğinde bulmuşlardır.

Batı ‘da  tonalite sistemi  akustik yasalarına göre düzenlendi Tonalite  ile görsel sanatlar arasında benzetme  perspektif  alanında önerildi.’Perspektifin doğruluğu nesnelerin ufuk çizgisine göre doğru yerleştirilmesinde  yatar.  Müzik bestesinde ,  bir tondaki  sesler birliği(akor) aynı ses birliği ile sona erer , ve tüm beste içinde öteki ses birlikleri onunla belli bir bağlantı içinde  kümelenir ve gelişir.’

Tonik, bir oktavın içindeki notalara uyumudur. Oktav içindeki notalar-  do, re, mi, fa, sol, la, si, do, -  Son notadan bir önceki notaya baş( ya da yönetici) nota denir. Tonik ile buluşma için, güçlü bir beklenti ve tamamlanma isteği  içerir. Burada alfabenin son  harfi olan z  den önceki   y ile bitirmek benzetmesi yapılabilir. Bu konuda  Mozart  ile ilgili bir öyküye göre, onu yataktan çıkarmanın  bir yolunun piyanoda bir parçayı  yönetici notaya kadar çalıp bırakmak imiş. Yataktan fırlayıp  çalınmayan tonik ( bitişte yer alması gereken) notayı çalarmış.

Schopenhauer’ e göre  müzik dünyası Doğa’ ya paralel bir yaratı içeriyor.Ona göre müzik , arzu ile tatmin arasında sürekli gidiş- gelişi simgeliyor.Sonunda tonik’e  dönmeden önce sürekli değişik yollar  arayışı ile farklı  arzu  noktaları üretiyor. Bu etkiler , kuşkusuz bizim yer tayini yeteneğimizle ilgili,aynen bizim  fiziksel çevremizde  düzen arayışımız  gibi. ‘Besteci  önümüze  bütünüyle bir dünya açıyor’ diyor Schopenhauer.         Tonalitenin izleyici üzerindeki etkisini  majör  ve  minör tonlarının özelliğine değinerek şöyle açıklıyor: ‘Ne kadar hayret vericidir ki  sadece yarım ton değişikliği , yani  majör yerine bir minör yarım sesin girişi, üzerimizde  endişe ve tedirginlik yaratıyor, ve  majör  sesin girişiyle  bu etkiden  anında kurtuluyoruz.’

Müzik  sadece metaforlarla açıklanabiliyor. İngilizce’de ‘major’, Almanca’da Dur’sert,  ‘minor’ Almanca’da Moll  ‘yumuşak’ anlamını taşıyor. Müzik terminolojisi metaforlarla dolu: yüksek, alçak,  keskin, düz, crescendo( yükselerek  büyüme), allegro( neşeli)  gibi Müzik deyimlerini tasarım alanında da kullananlara  rastlanıyor: bir ızgara örüntüsü  içeren tasarımda,  istenen  ‘durak, dinlenme’ özelliği olan kareleri  ‘tonik  yada ana form’  olarak  niteleyen eleştirmen gibi. Algılanan  geometrik kurgu, ilk izlenimden etkileniyor, aynen müzik bestesinde açılış akorlarında belirlenen toniğin yarattığı etki gibi..

Bir tasarımcının özgür hayal gücüyle  işlediği yaratılarda  bizi ilgilendiren   beklenmedik unsurlar içeren  ve bizi etkileyen  çeşitliliktir, bir müzik parçasında olduğu gibi. Duyularımıza hitabeden  denge,  ölçek , tanıdık ve tanımadığımız unsurlardır.

20.yy  sanat öncülerinden   aynı zamanda müzisyen olan Paul Klee ‘,  soyuta yakın  resimlerinde,  biçimleri örüntü  içinde kullanıyor,  adlandırıyor, yön  veriyor, ölçek ve vurgu  çeşitlemesiyle görsel dünyadan unsurlar  ekliyordu.(S302,304) Bu resimlerde  yön etkisini  hissediyoruz.Sanatçı örüntüler yaratabilir ancak bizim beklentilerimizi karşılamakta güçlük çekebilir.

Mozart babasına yazdığı  güzel bir mektupta  bestelediği 3 piyano konçertosundan söz ederken(1782),’  Çok zor ile çok kolay arasında bir yerdeler.Parlak ve kulağa hoş gelen  ama hiç te boş olmayan,  zaman zaman sadece uzmanların  tatmin olacağı, ama uzman olmayanların bile , nedenini bilmeden, haz duyacağı  eserler. Alkışlanmak için     sokaktaki her arabacının söyleyeceği kolaylıkta  işler olmalı  ya da  anlaşılamadığı için hoşa giden türden  olmalı’.

Mozart arabacılar için yazmadı.Herkesin beklentisine yanıt verecek  basitlikte ya da fazla süslü ,karmaşık işler ilgi çekmez.Ancak anlaşılmasa bile izleyicinin,müziği izleyebilmesi ve  tatmin olması  olarak anlaşılmalı.

20.yy  müziğine yenilik getiren Paul Hindemith, ‘müziği izleme deneyimi’ konusunda   müziği  duyularla algılama ölçüsünün kalp atışı ritmi olduğunu  öneriyor.

Levi-Strauss ise, müziğe tepkimizin  iki kökeni  olduğunu, bunların ‘ biolojik nefes alma ritmi ile  müzik kültüründen edinilmiş dil ‘  olarak  niteliyor.   ‘Müziğin bize  tattırdığı duygu bestecinin   kurduğu  nota örüntüsünü izleyici  beklentisinin altında yada üzerinde  olmasına bağlıdır.İzleyici müzik parçasının tümünü  tahmin edemez.Bunun iki nedeni, kişisel doğasından kaynaklanan nefes alma sistemine ve  eğitim düzeyinden kaynaklanan nota bilgisine  bağlıdır.Besteci bizim beklentimizin üzerinde ise  tatlı bir düşme hissine kapılırız , dayanma noktamızı  beklediğimiz yerde bulamayıp müzik merdiveninden boşluğa   atılmış gibi .  Besteci beklentimizin altında  ise tam tersine,yeteneğimizin üzerinde  bir çabaya  zorlar bizi: hareketi bize yaptırır. Ve bu hareketimiz bizim  kendi başımıza   yapabileceğimizi sandığımızın  daima üzerinde  olur.  Estetik haz  , öngörülemeyen ,  çok yönlü heyecan , beklentilerin yarattığı hayal kırıklığı ya da tatmininden oluşur ‘

Böylesi bir estetik deneyimin  doğuştan  yeteneklere bağlı olduğuna inanıyorum. Duyduğumuz tatmini ise,  bizi zihinsel, fiziksel, yüzeysel ya  da  derin  gerilimden  uzaklaştıran  kendi  düzen  duygumuza borçluyuz.




Algı ve Sanatsal algı
  

 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019