Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 30 müzisyen gazete okuyor
 
 
Emel Burçin Özgüneş
 
 
Yayımlanan Sayı : 1014

Beethoven/Liszt Senfonilerinin Yapım Hikayesi - 21.05.2010





19 Mart 1986, Gece yarısı.

Brüksel’in 30 kilometre güneyindeki eski fakat muhteşem Saint Gistoux kilisesinin içinde hummalı bir faaliyet vardı. Buz gibi soğuk havadan korunmak için üzerine çeşit çeşit kazaklar giymiş ufak tefek kadın, piyanosu başında soğuktan morarmaya yüz tutmuş parmaklarını kim bilir kaçıncı kez tuşlara vuruyor, Liszt’in Beethoven’dan uyarladığı 2. Senfoni kilisenin yaşlı duvarlarında yankılanıyordu. Akustik mükemmel, fakat soğuk dayanılmazdı. Sabaha karşı saat 4’te 20 Mart’ın ilk ışıkları Kilise’ye düştüğünde 9 saatlik bir çalışma sonucu 2. Senfoni kaydedilmiş ve dünya çapında ses getirecek bir çalışmanın ilk adımı tamamlanmıştı.

İdil Biret o geceyi anımsarken hala ürperiyor. “Mahvolmuştum” diyor, “Her çalışta biraz daha donuyordum. Kayağa gider gibi giyinmiştim ama yine de ellerim donuyordu. Dışarıdan araba vs. sesi duyulmasın diye gece çalışıyorduk ve ısı sıfırın altındaydı. Bu işin altından nasıl kalkacağımı düşünmeye başlamıştım.”

Oysa EMI firmasının bir temsilcisi, 1985 yazında Belçika’da Liszt’in 100’üncü ölüm yıldönümü olan 1986’da piyasaya çıkarılmak üzere bir senfonisini çalıp çalamayacağını sorduğunda hiç duraksamamış, “2 tane çalarım” demişti. Doldurulan bantlar firma yetkililerince çok beğenilince de EMI hiç beklenmedik bir teklifle karşılarına çıkıvermişti. “Tek plakla piyasaya girmek zayıf olabilir. Rekabet için değişik bir şeyler yapmalıyız.” diyorlardı. “Değişik bir şey”, Beethoven/Liszt’in bugüne dek hiç birarada çalınmamış 9 senfonisini birden çalmaktı.

Biret, hiç düşünmeden “Kabul” dedi. 19 Mart geceyarısı çaldığı işte bu 9 senfoniden biriydi ve dünyaca ünlü piyanistlerin hazırlanmak için bir yıllarını verdikleri bir senfoniyi bir gecede tamamlayarak gücünü ortaya koyuyordu. Ertesi gece Kilise, sessiz çalışan ısı reflektörleriyle donatılarak ısıtıldı ve Biret, 4 gece peşpeşe 4 senfoni çaldı. Sonra en zoru, 9’uncu senfoni için bir aylık bir “kamp çalışması” başladı. Biret günde 16 saat çalıştı. Plağın Ekim’de piyasaya çıkması için Mayıs sonunda bantların teslimi gerekiyordu. Bu gerginliğin kamçılamasıyla Biret insanüstü bir performans ortaya koydu. Nisan başında bantlar teslim edildiğinde, 7 saatlik plak için 120 saat kayıt yapılmıştı.

İşte geçen yılsonunda aynı gün Viyana’da, Münih’de, Paris’te, Brüksel’de ve pek çok Avrupa Başkenti’nde vitrinlere yerleşen 6 plaklık Beethoven/Liszt transkripsiyonları böyle doğdu. İşin önemini Fono Forum dergisinde Peter Cossé şöyle vurguluyordu: “Biret senfonilerin dokuzunu birden bir yıldan kısa süre içinde plağa almakla kalmayıp, Montpellier Festivali’nde uzmanları bile şaşkına çevirerek verdiği üç konserde bu insanüstü işi canlı olarak halk huzurunda başardı. Bunca uzun ve çetin partisyonları bu kadar kısa sürede öğrenebilmek bir yana, bellekte tutabilmek bile akıllara durgunluk verebilir.”

Cossé’nin aklını durduran şey Biret’te fazlasıyla vardı. Belleği 160 orkestral eserlik bir repertuarı taşıyacak güçteydi. Biret’in deyimiyle “kafasında çekmeceler vardır ve bir eseri çalacağı zaman bir çekmeceyi çekip bir daha bakıyor ve elleri otomatikman tuşlara gidiyor”du. Kulağı 3-4 sohbeti birarada dinleyebilecek kadar gelişkindi. Klavyenin başına oturduğunda çenesini hafifçe ileri uzatıp, derin bir nefes alıyor, yüzünü hafifçe kastıktan sonra tuşlara yükleniyordu. O andan sonra muazzam konsantrasyon yeteneği ile tam bir “trans” halini yaşıyordu.

Biret bu özellikleriyle, dünya müzik merkezlerince çoktan tanınmıştı. Piyanoyla Mithat Fenmen’in yanında tanışan “harika çocuk”, 7 yaşında Cumhuriyet’in o görkemli klasik müzik devriminin coşkusu içinde özel kanunla Fransa’ya gönderildiğinde Nadia Boulanger gibi uluslararası bir ismin yanında yeteneğini geliştirme fırsatı buluyordu. Yılllar sonra hocası Boulanger öldüğünde, Fransız Televizyonu’nun ikinci katında yayınlanan bir belgeselde “Dünyanın en iyi 7 piyanistinden 4’ü onun öğrencisiydi” denilecek ve 4 isim arasında İdil Biret de sayılacaktı. Boston’da Lili Boulanger anısına konulan ödül ile 1959’da Londra’da Harriet Cohen-Dinu Lipatti altın madalyasını almış, tüm Avrupa ülkelerinde ve ayrıca Kanada, Amerika, Asya ve Afrika’da konserler vermiş, Sir Adrian Boult, Joseph Keilberth, Rudolf Kempe, Erich Leinsdorf, Pierre Monteux, Malcolm Sargent, Gennady Roszdestwensky gibi şefler yönetiminde çalışmıştı. Son olarak İstanbul Festivali’nde Yehudi Menuhin ile Beethoven sonatlarını çalmıştı.

Ama tüm bunlara rağmen dünyanın dev plakları firmaları bugüne dek Biret’e ilgisiz kalmışlardı. Oysa bir konser, sanatçıyı sınırlı bir çevreye tanıtırken, örneğin bir Master’s Voice’un yaptığı bir plak 40 ülkeye yayılmış dağıtım ağı sayesinde dünya çapında üne kavuşturuyordu. İşte son hamlenin önemi biraz da bundan kaynaklanıyordu. Ravel’i en iyi Fransızların çalacağı, Brahms’ı en iyi Almanların yorumlayacağı gibi önyargılara saplanmış müzik çevreleri, lobilerin ve büyük şirketlerin cirit attığı plak dünyasına olağanüstü yeteneği dışında bir şeyi olmayan bir Türk piyanistini kabul ediyorlardı.

Aslında bu kabulde Biret’in yeteneği kadar eşi Şefik Büyükyüksel’in ısrarlı çabaları da rol oynamıştı. Bugüne dek ön plana çıkmadan eşinin bir tür menejerliğini üstlenen Büyükyüksel, bir yandan Avrupa Hava Yolları’ndaki görevinin sürdürürken, bir yandan da eşinin plak kontratından, sağlığına kadar her şeyiyle ilgileniyor, hiç yanından ayrılmıyordu. Son plağın kaydında sabaha kadar piyano başında nota sayfalarını çeviren de oydu.

Ancak Avrupa vitrinlerindeki plak tüm yorgunlukları unutturmuştu. Tek burukluk, Paris’te, Münih’te, piyasaya çıkan plağın Ankara’da, İstanbul’da sanatçının yurttaşlarına ulaşamamış olmasıydı. Türkiye’de plak endüstrisinin zayıflığı, plağın burada yapılması engelliyor, dışarıda yapılan plak ise hükümetin koyduğu yüzde 100’lük vergi yüzünden Türkiye’ye giremiyordu. Girdiği zaman da çok daha pahalı olacak ve Almanya’da 65 Mark’tan satılan 6 plaklık kutu Türkiye’de 30 bin lirayı aşacak; yani Ankaralı kendi sanatçısının plağını Londralıdan daha pahalıya dinleyecekti.

Kaynak: Milliyet Sanat Dergisi, 1 Şubat 1987

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019