Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 13
Sayı: 1707




Müziğin Yaşamınızdaki Yeri Nedir?

Müzik Dinlemeden Duramam.
Müzik Dinlemem
Yaşamımdaki Yeri Çok Önemlidir!
Olmazsa Olmazım Değildir!
Müzik Dinlemenin Beni Geliştireceğini Düşünürüm!
Müzik Benim İçin Zengiliktir!
Çok Önemlidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 45 müzisyen gazete okuyor
 
 
Nuriye Akman
 
 
Yayımlanan Sayı :

Mevlana bugün yaşasaydı 5–10 laptopla dünyaya mesajını yayardı - 25.04.2006





N: Çıktığın yolculuğun neresindesin, neler yapıyorsun? Ben Kandilli’de oturuyorken Nezih Uzel eve gelmiş. Beni bulamayınca kapıya Mevlana’nın bir sözünü not olarak bırakmıştı: “Her yerde olan hiçbir yerde; bir yerde olan, her yerde.” N: Müzikte neredesin diye değiştireyim. Ben kendimi müzisyen olarak görmüyorum. Müzik benim için, çok farklı bir şeyi ifade ediyor. Hani gönlümüzde var olan bir ben var ya, onu bulma sürecinde, bir el feneridir müzik. Hayatın koşturmacasından sıyrılıp, kalp atışımı duymamı sağlayan bir şey. Ve kendimi keşfetme süreci. Elime neyi alıp üflediğimde, her şeyden önce inanılmaz bir var olma duygusu geliyor. O üflemenin içerisinde var olduğunu hissediyorsun. Ama tür olarak müzik, geldiğim noktada beni hiç ilgilendirmiyor. N: Peki, ne yapmaya çalışıyorsun? Ses. Önemli olan, uyumları birleştiren sesleri bir araya getirmek. Benim için yaptığım şeyin en samimi tanımı, “gönül müziği”dir. Çünkü akademik değil. Caz müziği değil, tasavvuf müziği değil, Türk müziği de değil. İçerisinde çok farklı müzik türünden örnekler var. N: Cami cemaatiyle, disko müdavimleri bu nedenle mi senin müziğinde çok rahat bir şekilde buluşabiliyor? Bence bu nedenle. N: Sen bunu teorize etmişsin kafanda. O insanlar, bunu algılıyorlar mı sence? Algıladıklarını gözlemliyorum. Kayseri’de Hilton Oteli’nin balo salonunda konser veriyoruz. Sağ tarafta başörtülü bir kız var. Biz ağır bir parçayla başladık. Kız çok büyük bir memnuniyet içerisinde. Biraz hızlı müziğe, dans müziği sayılabilecek bir müziğe geçtik. Kız ne yapacak diye merak ettim. O kolonun önünde durdu, gözünü kapattı. Vücudunun ritmini hiç bozmaksızın yirmi dakika boyunca dans etti. O bölüm bittiğinde yüzünde bir gülümseme oldu, gözlerini açtı. Şimdi o kendi dünyasında, bana göre zikirdi mesela. Oradaki mekanın hiç önemi yok bu anlamda. O yüzden, bizim müzik o kadar abstrak özellikler içeriyor ki, mesela lirik yok. Aşka ait bir şiir okursun, güzel ya da çirkindir. Halbuki, aşka ait bir şiir okumayıp, herkesin kendi içerisinde aşka ait bir duygu uyandırabilirsen, işte evrensel denilen şey odur. Çünkü, aşkı anlatmıyor, hissettiriyorsun. DANS İLE ZİKİR İÇ İÇE GİRDİ N: Yani dans edenler de, “zikir edenler” ama bunun farkında olmayanlar mıdır? Yüzde yüz. Mersin’den bir e–mail aldım: “Ben 17 yaşında bir lise öğrencisiyim. Rock müziği dinliyorum. Sizin konserinize bir arkadaşımı kırmamak için geldim. İlk defa hayatımda, bir konserde hem hüngür hüngür ağladım, hem de sırılsıklam olana kadar dans ettim. Günlerdir bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.” diyor. N: Ne güzel özetlemiş. Yola çıkarken, böyle bir şeyin olabileceğini kestirebiliyor muydun? 1993’te DJ’lik yapıyordum. Montreal’de 2 bin kişilik bir yerdeyim. Çok sert bir müzik çalıyor, ortam gürültülü ve herkes dans ediyor. Çok riskli bir deneme yaptım. Devam eden ritmin üzerine bir ney taksimi koydum. İnsanların bir anda yüzleri değişti. Otuz kırk kişi yanıma gelerek “What was that flüt?” diyerek hayranlıklarını ifade etti. O benim için bir uyanış oldu. Ney’i bilmiyorlar ama ondan etkileniyorlar. Mesnevi zaten anlatıyor bu bütünü. Anlatılanların bir örneğini orda görmüş oldum. Mercan Dede projesinin ilk denemesi gibi oldu. Eyüp Can: Sen Kanada’ya gidip, kendi ülkene ve yaşadıklarına uzaklaşmasan, kültürel anlamda yabancılaşmasan böyle bir şeyin farkına varamayabilir miydin? Tabii çok zor. Hani ressam resmini yapar, o boyama süreci içinde olayın genelini görmek için bir adım geri çekilip resmine bakar ya. Burada hayatımızı bir adım geri çekme şansımız yok. N: Seni suçlayanlar da var, tepki verenler de. Mutlaka. İşte orada bir farklılık var insanlar arasında. Bir söz var, diyor ki, “Ormanda önüme iki yol çıktı. Ben az kullanılanı tercih ettim. Bütün fark bundan doğdu.” Ben de az kullanılan yolu tercih ettim. Konserimize bir kere bile gelmemiş, müziğimizi bir kere bile canlı dinlememiş bir insanın, bizim müziğimizle ilgili konuşması çok garip. Çünkü, konu müzik değil, ortam, ambiyans. Orada olman gerek. Ha orada olursun, beğenirsin, beğenmezsin, o ayrı bir konu. Eyüp: Beslendiğin kaynak, gelenekleri olan bir kaynak ve kendine göre ritüelleri var. Bundan dolayı, onun kendine özgü yorumlanması gerektiğini iddia eden insanlar da çıkıyor. Sense, bu kaynaklardan beslenip, gidilmemiş yoldan gidiyorsun. Deneysel şeyler yapıyorsun. Mesela Fazıl Say ile olan çalışmanız... Bir taraftan çok pozitif şeyleri bir araya getiriyor, diğer taraftan da, “dejenerasyon” suçlamalarına maruz kalıyorsun... Sen o ince ve tehlikeli çizgide nasıl yürüyorsun? Tabii çok iyi özetledin olayı. Öncelikle kalıpları kırmak gerekiyor. Sosyolojik programlarımızı ben bozmaya çalışıyorum. Kompütörlerimizi programlamışlar ya, ben o programların yanlış olduğunu düşünüyorum. O programları bir şekilde virüslerle bozmak gerekiyor. Yıllar yılı biz, klasik Batı müziği dinleyen kitle ile clubber kitleyi, muhafazakar denilen, dini müzik dinleyen kitle ile, caz müziği dinleyen kitleyi ekmek bıçağı ile keser gibi ayırdık. Çok gereksiz, çok da doğanın akışına aykırı bir şeydi o. Şimdi, Fazıl Say ile yaptığımız projede bunları bir araya getirdik. Bundan beş–altı yıl evvel bir tane neyzen ile, bir tane piyanist bir araya gelecek, sekiz bin kişi dinleyecek desem, millet gülerdi. SEMANIN MEKÂNI YOK N: Ölçün ne bunları yaparken? Eğer kendi kalbine samimiyetle bakabiliyorsan, kalbinin dışındaki tüm ölçülerin sahte olması kaçınılmaz. Bu tartışmaların arasındaki temel farklılık şu: Geliyor biri, aç avucunu, bu bir hazine diyor, sana bir tane tohum veriyor. Bir başkasına da aynı tohumdan veriyor. İki tavır var, bir tanesi diyor ki, bana hazine olarak verilen bu tohum bir emanet. Korumam gerekir. Alıyor onu, kristal bir kutunun içine koyuyor. Bir diğeri ise alıyor onu, toprağa gömüyor. Toprağa gömülenden ağaç çıkıyor, ağaçtan da meyve. Ben o tohumun ekilmesinden, oradaki maddenin işlenmesinden yanayım. N: Hep özün önemine değiniyorsun. Kabuğu bir anlamda küçümsüyorsun, mekan o kadar önemli değil diyorsun. Ama ikisi birbiri ile iç içe. Yani o çekirdeğin etrafında o kabuk olmasa, neye yarar? Eyüp: Aslında kabuk dediğimiz şeyin hepsi, içerideki özü korumak için. Kabuk koza olup, içinden kelebek de çıkabilir, donup ipekböceğinin kelebeğe dönüşmesini de engelleyebilir. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsun? Haklısınız. Kabuk kendi içerisinde dönüşümü kabul ediyorsa, zaten o özün bir parçası. Ama biz bugün hâlâ mekanın kalıcılığını tartışıyoruz. Hâlâ, “nerde, ne şekilde sema edilebilir” konuşuluyor. Halbuki burada konuşulan kabuk, yani mekan. Şimdi sema nerede edilir, nerede edilmez? Ben diyorum ki, gereksiz bir tartışma. Galata Mevlevihanesi’nin o beş yüz yıllık tahtasında sema ederken, gece kulübünü düşünüyorsan, o zaman gece kulübündesin zaten. Ama tutup bir gece kulübünde sema ederken, kalbinde Mevlana’nın türbesini görüyorsan, o zaman sen o türbede sema ediyorsun. Bizim yaptığımız şey aslında, klasik anlamda Türk musikisi ya da sema. Biz o köklerden besleniyoruz. Onlar olmadı mı, bizim yaptığımız şey hikaye. Bence biz ağacın çiçeğiyiz. Bizden bir kuşak sonra, meyveler olacak. 850 çocuk ney öğrenmek için bize başvurdu. 2004’te yüz kişilik bir ney projemiz var. Hiçbiri ne konservatuvardan, ne de herhangi bir yerden müzik eğitimi almış. Mucize bir şey. Ben ney öğrenmeye başladığımda biz beş tane neyzendik. N: Sen ney öğrenmeye kaç yıl evvel başladın? 16 yıldır ney öğrenmeye çalışıyorum. O zaman biz ney bulamazdık, neyi gazete kağıtlarına saklar, kolumuzun altında götürürdük. Ney üfleyen gerici olurdu, gitar çalan ilerici. O saçmalıklar vardı. N: Görüntünle ilgili ne düşünüyorsun? Eskiden kendime daha çok çekidüzen veren bir adamdım. Müzikle olan bağlantımdan sonra, giyimin önemsiz olduğunu düşündüm. Ama sonraları elbisem sayesinde kendimi daha iyi anlatabileceğimi fark ettim. Bana Eskişehir’den bir mesaj geldi. Diyor ki: “Arkın abi, ben Aydın, 16 yaşındayım. Açıkçası senin müziğini dinlemiyorum. Bu mesajı da sana göndermemin bir tek sebebi var. Annem seni çok seviyor ve dinliyor. Ve seni sevdiği için küpe takmama izin verdi.” Enteresan bir şey bu. Şimdi, sürekli değişiyor kafam, saçım. O değişiklik süreci içerisinde belli bir tipte, belli bir tarzda olmanın, clubber gibi, punk gibi olmanın, küpeli olmanın hiç önemi olmadığını görüyorsun. Eyüp: Bütün bunlar sonuçta, hem müziğine hem de yaşamına yansıyor. Birbiriyle ilk anda çok zıt gibi görünen şeyleri birleştiriyorsun. Bunun arkasında yine tasavvufun o zıtlardaki birlik felsefesini görebiliyorum. Fakat bütün bunları kendi bünyende barındırman seni zorlamıyor mu, şizofren yapmıyor mu? Tabii yapıyor, yapmaz mı? Zaten Kanada’daki arkadaşlar “sende ‘multi personel disorder’ var” diyorlar. Benim iki yakın arkadaşımdan biri çok ağır şizofreni. “Bir ben vardır bende, benden içeri”den daha şizofrenik bir söz olamaz. Niyazi hocanın çok güzel bir sözü var, diyor ki: “Aynaya bakıyorsun insanlar seni nasıl görüyor diye. Kendini görmek için en son ne zaman baktın aynaya?” Kendini görmek için aynaya baktığında, üstünü başını ne kadar değiştirirsen değiştir, o şizofrenik kişiliklerin altında, başka isimler, başka müzikler, başka title’ların altında, özde tek bir kişi olduğunu düşünüyorsun. Doksan dokuz Esmaü’l–hüsna’nın her birinin yansıması oluyor sende. Punk bir çocuk benim için celal işte. İsyan var, kızgınlık var çünkü. Bütün bunların toplamıdır aslında bizi biz yapan. Semada dönmeye başladıktan bir süre sonra, anlatması zor bir nokta var. Tam sol ayağını atarken, bir girdabın içine giriyorsun. O anda bütün kişiliklerin, bütün farklılıkların hepsi o dairenin içerisinde var oluyor ve hepsi bir anda yok oluyor. Bir an var, hiçbir şey yok. Çok büyük ulvi duygular da hissetmiyorsun. Ama o hiçliğin içerisinde her şeyi de hissediyorsun. Yokluğun içerisinde tekliği hissettiğin o beş saniye içinde, her şey sana çok net oluyor. Biliyorsun ki doğru yerdesin. Müzikte ben bunu hissediyorum. Eyüp: Fakat farklı gibi görünen marjlara dokunuyorsun, dağıtmaya çalışıyorsun. Yalpaladığın zamanlar, seni tekrar ayağa kaldıran ne? Ekstremde olmak, dengeyi bulabilmek zordur. Belki o anlamda en büyük avantajım şu anda hitap ettiğim marjinal kesimlerin her birinde yaşamış olmam. Hayatımda diskoya gittiğim dönemler de oldu, beş vakit namaz kıldığım dönemler de. Hatta Batı kültürü içinde ciddi olarak uyuşturucunun kullanıldığı mekanlarda da bulundum. Bir insanın öyle bir ortamda ne hissettiğini biliyorum. O insanlar bana bir konuda soru sorduğu zaman, ben onlara cevap verdiğimde onu yaşamış olduğumun farkındalar. Eyüp: O insanların en güçlü ve en hazin tarafları aslında çok yaralı olmaları. Aynı yara sende de var mı ki, onlarla çok samimi bir ilişki kurabiliyorsun? Mutlaka. Çünkü ben de, tutunamayan bir insanım. Orta sınıf bir aileden geliyorum. Kötü bir devlet okulunda okudum. Ben de ilkokulda sopa yedim. Türkiye’de orta sınıfın yaşadığı her şeyi yaşadım. N: Psikiyatrik tedavi aldın mı, ihtiyaç hissettin mi hiç? Çok hissettim tabii. Ama almadım. Ben hep şuna inandım. Hayatında bir problem varsa, o problemi çözecek insan sensin. Hiçbir şey bana hazır verilmediği, her şeyi zor elde ettiğim için, küçüklükten beri bu yöntemi geliştirdim. Kanada’ya mı gitmek istiyorsun, o zaman elindeki fotoğraf makinelerini satıyorsun. Dil mi öğrenmek istiyorsun, ağzını gözünü kıra kıra konuşuyorsun. Ney mi öğrenmek istiyorsun, konservatuvara gitme imkanın yok. O zaman su borusundan ney açıyorsun kendine. N:Ama insanın psikiyatrik yardıma ihtiyacı olduğu anlar, bütün beyin kimyasının bozulduğu anlardır. Ve çoğu kez ilaç almak gerekir. Eğer sen onu almayıp, başka bir yöntemle bunu becerdiysen, bizim bunu öğrenmemiz lazım. Bence o yöntemlerden bir tanesi, gerçekten okumaktır. Bana okumanın çok büyük faydası oldu. Mesnevi’yi, Fihi Mafihi’yi ilk okuduğumda, dehşete düşmüştüm. Bana yazılmış mektuplar gibi geldi. O kadar bana hitap ediyor. “Dinle neyden hikayet etmekte, ayrılıktan şikayet etmekte” diye okuyan bir çocuk. Bakıyorsun ki, yedi yüz elli yıl evvel biri, senin yaşadığın bu ayrılıklardan bahsediyor. O zaman dağılıyor kasvetin. İşte ne olursan ol kabul edilme meselesi. Düşünsene biz hiç kabul edilmiyoruz. Saçın uzun olduğu için kabul edilmiyorsun, küpen olduğu için kabul edilmiyorsun. Ve biri diyor ki: “Yok, önemli değil, tövbeni de yapsan, şunu da yapsan, bunu da yapsan gel.” MEVLANA VİRÜS YAYARDI! Eyüp: Peki spekülatif düşünelim, Mevlana şu anda, şu yüzyılda, İstanbul’da olsaydı nasıl davranırdı? İki sene evvel North Carolina’da bir sufi sempozyumu yapıldı. Bir konuşmacı İran’da Şemsi Tebrizi’nin müzesinde kafasına giydiği takkeyi görmüş. Onu anlattı. Dedi ki: “Yetmiş santim boyunda, beyaz keçe ve üzerinde kırmızı ile la ilahe illallah yazıyor.” Tebrizi’nin günlük giydiği bir takkeymiş. “Şimdi” diyor, “Ben baktım, baktım, tek düşündüğüm şey, bir adamın bunu giyip sokakta dolaşabilmesi için, kesin deli olması lazım.” Bu bana hemen Peygamberimizin bir hadisini hatırlattı. Diyorlar ki: “Bize ümmetinden bahseder misin?” O da diyor ki: “Ben ümmetime, gelecek olan nesilden bahsetsem, sizin Müslüman olduğunuza inanmazlardı. Onları size anlatsam, siz onların deli olduğunu düşünürdünüz.” Şimdi Mevlana da çarşı pazarda sema eden bir insan. Eyüp: Dış görünüş itibarıyla deli mi yani? Aynen öyle. Hele Şemsi Tebrizi zır deli. Ama tabii öteki tarafta inanılmaz bir gönülleri olduğu gibi, bir de akıllılar. Mevlana bugün yaşıyor olsa, bana öyle geliyor ki, mesela elektronikle, bilgisayarla müthiş ilgili olurdu. Elinde beş–on tane laptopla dünyanın her yerine mesajlarını yayardı. N: Bence virüs gönderirdi demin senin anlattığın şekilde. Hack’lerdi bütün siteleri, bütün programları. Kesinlikle hack’lerdi. O bilirdi ki fındık kabuğunun çoktan ezilip, toprak olup, tekrar fındık olarak hayata geçmesi lazım. Eyüp: Senin konserlerinde her geçen gün giderek daha kozmopolit bir fotoğrafla karşı karşıya geliyorum. Onların kristalize olmuş halleri var sende. Sen oradan ne çıkacağına inanıyorsun? Benim bulunduğum, inandığım çizgide kalabilmem çok önemli. Onu inşallah başarırsak, marjinal olan Mercan Dede’nin, belli bir süre sonra, kolektif bir harekete dönüşeceğine inanıyorum. Biz şimdi karmaşıklığın içerisinde kolektifliği yaşıyoruz. Bizden sonra gelenler, bütün bunların üzerinde rafine olan, kültürümüzün evrensel değerlerle kuşanmış örneklerini verecekler. N: Yani cami cemaatiyle, tekno cemaatini bir araya getiren, buluşturan zeminden, yepyeni şeyler çıkacak. Aynen. Yüzde yüz.









 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2018