Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1737




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 46 müzisyen gazete okuyor
 
 
Zeki Yılmaz
 
 
Yayımlanan Sayı : 1140

Türk Müziğinin Tarih İçerisindeki Yeri - 07.01.2011





M.Ö. 1800 yıllarında yazıldığı anlaşılan bir tabletin, 1974 yılı içerisinde, beş yıl süren araştırmalarına ait sonuçları açıkladı. Orta Doğu’da bulunan bu tablet üzerinde, Kaliforniya’lı müzik ilimleri profesörü Anne D. Kilmer açıklamasında, tabletin üzerindeki çivi yazısını andıran şekillerin bir melodiyi ihtiva ettiği belirtildi…

Tarihin eski zamanlarına ait elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. M.Ö. 400 yıllarına ait oldu
ğu sanılan bir başka tabletten de Yunanlılara ait bir müzikli oyunun var olduğunu öğreniyoruz.

Demek ki milattan önceki devirlerde de insanların müzik ihtiyacını hissettiklerini ve bunun için de yazıya benzer
şekilleri kullandıklarını anlıyoruz…

M.S. ise müzik yazılarına ait çalı
şmaların izleri daha belirginleşmektedir. Kâğıdın bulunması ve imalâtının zamanla kolaylaşması, normal yazı gibi müzik yazısının da yaygınlaşmasına, gelişmesine yardımcı oldu. Ancak müzik yazıları adımı verdiğimiz nota yazıları, muhtelif şekiller üzerinde yüzyıllar boyu süregelen değişiklikler neticesinde günümüzdeki şekline kavuştu. Bu çalışmaları üç bölümde toplayabiliriz:

1.Nota
şekilleri
2.Nota isimleri
3.Porte çizgileri

Bunları sırası ile inceleyelim:

1.Nota şekilleri:

ğıdın bulunmasından evvel ve sonraki devirlerde notaların belirli bir şekli yoktu. Bazı çizgilerle müzik sesleri ifade edilmeye çalışılıyordu. Bu şekiller ve çizgiler porte üzerine de yazılmıyordu. Nota yazılarının bugünkü şekillerine en yakın olanına XVI. yüzyılda rastlıyoruz.

2.Nota isimleri:

Seslerin peslik ve tizlik derecelerine göre
şekillerle ifade edilmesine karşılık, bu şekillere isim verme daha sonra düşünülmüştür. M.S. V. ve VI. yüzyılda notalara harflerle isimler verilmeye başlanmıştır. A,B,C gibi harfler notalara verilen ilk isimlerdi.

Notalara isim vermeyi ilk dü
şünen Roma’lıbir âlim olan Boethius’dur. (M.S.480-524) Notalara Boethius tarafından verilen harfler şu sırayı takip ediyordu.

A (Lâ), B (Si), C (Do), D (Re), E (Mi), F (Fa), G (Sol)

Ancak bu
şekilde notaların harflerle ifadesi pek çok aksaklıklara yol açıyordu. Notalar porte üzerinde yazılmadığından bu şekilde harflerle ifade eksik kalıyordu. Notaların tizlik – peslik derecelerini yazmak gerektiğinde bu harfler yeterli olmuyordu.

Notalara ilk özel isim verme ise bir papaza nasip oldu. Bir italyan olan Milano’lu Guida D’arreze, bir ilâhinin her satırındaki ilk hecelerden faydalanarak bu günkü nota isimlerine en yakla
şık olanını, nota isimleri olarak kabul etti. Bunlar :

( UT – RE – M
İ – FA – SOL – LA – SA )

heceleri, yedi nota sesinin ilk isimleri oldu. ilk ve son hece rahatlık sa
ğladığından zamanla (DO – Si) olarak değiştirildi. Böylece bugün kullandığımız nota isimleri meydana çıkmış oldu.

3- Porte çizgileri:

Nota
şekillerinin ve isimlerinin kullanılmaya başlaması ile müzik yazıları da önem kazandı. Fakat onlara isim vermek kâfi gelmiyordu. Bunun üzerine nota şekillerini bir çizgi üzerinde göstermek bu tek yatay çizginin alt tarafında kalana pes, üst tarafında kalan notalara ise tiz perdeleri belirtmek usûlü kondu.

Fakat bu tek çizgi ihtiyacı kar
şılamaya yetmedi. 9. yüzyılda 2, 3 ve 4. çizgiler ilâve olundu. Ancak 16. yüzyılda bugün kullandığımız 5 yatay çizgi ve 4 aralıktan oluşan porte çizgileri benimsendi.

Türk Mûsikîsinin de
ğişimi ve gelişimi hakkında elimizde yeterli bilgi bulunma­maktadır. Daha ziyade İstanbul’un fethinden sonraki devirlerde adlarını duyurabilmiş ozanlar ve bestekârlar mûsikîmize katkıda bulunmuşlardır.

Bilhassa 17. 18. ve 19. yüzyılda ya
şamış olan bestekârlar yaptıkları eserlerin yanı sıra mûsikîmizin karakteristik vasfı olan makam çeşnilerini de meydana getirmişlerdir.

Müzik yazısı olan nota
şekillerinin eski çağlarda bulunduğunu söylemiştik.

Türk Mûsikîsinde 20. yüzyıla gelinceye dek birçok nota çe
şidine rastlıyoruz. IX. yüzyılda “EBCET” notası adı verilen nota, ilk sistemli nota yazısıdır.

Bundan sonra geli
ştirilen ve yüzyıllarca kullanılan nota şekilleri bulunmuştur. Hamparsum, Kantemiroğlu gibi…

Bugün kullandı
ğımız nota şekli ise, XX. yüzyılın başlarında ülkemizde, diğer ülkelerde kullanılan şekliyle kabul edilmiş ve uygulanmaya başlanılmıştır.

Nota
şekilleri değişikliğe uğrarken, mûsikî temel bilgileri de ancak günümüzde açıklığa kavuşabilmiştir. Eski türkçe yazılan bazı eserlerde mûsikî bilgilerine ait yazılara rastlanılmaktadır. Ancak bu bilgiler yetersiz ve sathî olmaktan öteye gidememektedir.

Çok eski ça
ğlarda, mağara duvarlarına veya taşlar üzerine kazınarak resmedilmiş şekillerden ilk insanların müzikle uğraştıklarını ve müzik âletleri yapımını gerçekleş­tirdiklerini anlıyoruz. İlk insanlar vurgulu aletlerle tempoya dayanan, sadece hareket-ritm unsuru olan müzik yapıyorlardı.

Medeniyetin yayılması ve büyük göçlerin etkisi her konuda oldu
ğu gibi müzik ve müzik aletleri yapımını da etkiledi. Ülkelerin birbirlerine yakınlaşması, ilişkiler kurması, müzisyenlere yeni ufukların açılmasına ve yaptıkları müziklerde değişikliklere başvur­malarına neden teşkil etti.

Vurgulu sazların bazılarından aynı zamanda bir haberle
şme aracı olarak faydalanıl- ştır. Perdesiz olan vurgulu çalgılar zamanla müzikteki gelişmelere uygun olarak geliş­ilmiş ve ayarlanabilir hale getirilmişlerdir.

Tarihteki ilk çalgı olan (günümüzde davul adı verilen) vurmalı sazların hemen ardın- n, üflemeli aletlerin ilk örneklerine rastlıyoruz. Düdük adı verilen kamı
ştan yapılmış olan lemeli çalgı uzun bir süre önemini korudu. Haberleşme aleti olmasının yanı sıra ilk müzik slerinin elde edilmesinde ise büyük rol oynadı. İlk zamanlar birkaç delikten meydana len düdük, zamanla müzik seslerinin vazgeçilmez çalgısı konumuna geldi.

En eski çalgıların neler oldu
ğu konusunda sıhhatli bir bilgiye sahip değiliz. Ancak iniimüzde kullanılan çalgıların ilkleri diyebileceğimiz, ağaç kovuklarından yapılmış ıvullar ve kamıştan yapılmış düdüklerdi. Binlerce yıl öncesine dayanan bu ilkel davul ve idüklerden sonra, ilk müzik aletlerine Orta Asya’da rastlıyoruz. M.Ö. 4-5 bin yıllarına ıdar olan tarihlerde insanların artık pek çok müzik aletini yaptıklarını, kullandıklarını ğreniyoruz. Bu konuda mağara duvarlarındaki resimler, şekiller veya lahitler üzerindeki azılar bizlere ışık tutmaktadır.

Türk insanının, Orta Asya’da kullandı
ğı ilk telli çalgı “Kopuz” adı verilen çalgıdır, ekil olarak bağlama ve Ud karışımı bir alet olan Kopuz; günümüzde kullanılan bağlama, İd, Tanbur ile Batılıların kullandıkları pek çok aletin ilk şeklidir.

Ud, ünlü ilim ve bilim adamı Farabi tarafından geli
ştirilmiştir. Ud’a ait bilgiler 7.yy’ a Farabi’nin çizgileri ile; bugün kullandığımız pek çok müzik terimi bilgileriyle bizlere ıiras olarak kalmıştır.

Vurmalı, üflemeli ve telli çalgılar M.Ö. olan yüzyıllarda yapılmaya ba
şlanılmıştır, faylı olanlarına “ise M.S. ki yıllarda rastlıyoruz. Yeni yeni sazların yapımları sürerken, yay ‘ardımıyla çalınan aletler çok sonraları ele alınmıştır.

Sazların yapımının gün geçtikçe ilerlemesi müzi
ğe ait bilgilerin de belirmesine neden )ldu. Müzik terimleri, kuralları ortaya çıktı. Bunlar tespit edilmeye başlandı. Türk Mûsikîsi bilgilerini ilk yazan Farabi’dir. Farabi, müzikle de yakından ilgilenmiştir. Bu nedenle Türk Mûsikîsine ait bilgileri de kaleme almıştır. Ud hakkındaki bilgisi dışında ayrıca “Çeng” adını verdiği, günümüzdeki Kanun sazını andıran bir sazı da çalmış ve imal etmiştir.

Orta Asya’dan göç eden Türk’ler, beraberlerinde kullandıkları sazlarını da götürdüler. Yerle
ştikleri ülkelerde bu sazları tanıttılar. Çalınması kolay olduğu kadar, yapımı da basit olan bu sazlar çabucak yayıldı. Pek çok ülke müzisyenleri bu sazlardan ve yapılan müzikten etkilendiler, böylece kendi müziklerini ve aletlerini de geliştirdiler.

Türk’lerin Orta Asya’dan ilkel olarak getirip Anadolu’da geli
ştirdikleri sazlardan bazıları: Kanun, Ud, Kemençe gibi yay veya mızrapla çalınan aletlerdir. Bu aletlere Orta Asya’da Çeng, Ud ve Iklığ adları veriliyordu. Çok uzun bir süre Orta Asya’da kullanılan

Kopuz sazı ise Anadolu’da bir zaman sonra terk edildi. Yerini Ba
ğlama, Ud, Tanbur gibi Türk Mûsikîsinin günümüzde de geliştirilmiş şekliyle kullanılan sazları aldı.

En eski müzik yazılarına Türk’lerde rastlanılmı
ştır. Birçok mûsikî aletinin yapımcısı ve yayılmasında etken olanlar da Türk’lerdir. Orta Asya’dan dört bir yana dağılan Türk’ler kültürlerinin en önemli dalı olan mûsikîleri ile Asya ve Avrupa ülkelerinin insanlarını büyük oranda etkilemişlerdir.

İran, Arap, Hint ve Yunan müzikleri, Türk mûsikîsinin etkisinde kalan örneklerdir.

Batıda bilinçli olarak müzi
ğin yayılması ve etkili olması ise, kilise tarafından yapılan çalışmalarla başlamıştır. İlahilerin kilise koroları ile halk eşliğinde söylenmesine büyük önem verildi. Zamanla çok sesli müzik çalışmalarının başlaması, tek ses üzerine yazılmış ilahilere de tesir etmiştir. Önce Kanon şeklinde uygulanmaya başlanan müzik eserleri, daha sonraları birkaç sesli olarak yazılmaya başlandı. Böylece çok sesli korolar teşekkül etti.

Kilise koroları, halk
şarkıları ve ses mûsikîsi üzerine yazılmış eserlerin yanında yeni bir akım olan Operet, Orotoryo’da Batı müzisyenleri tarafından işlenmeye başlandı.

Kilisede yapılan müzi
ğin yanı sıra gelişen ve basit yapısıyla halkın ilgisini çeken bir tür de “Halk Müziği” dir. Hemen her ülkenin kendi bünyesine uygun, basit nağmelerden oluşan, toplumların duygularını ifade eden bir Halk Mûsikisi vardır. Bu müzik her devirde toplumların malı olmuştur.

Halk Mûsikîsi, di
ğer ülkelerde olduğu kadar ülkemizde de üzerinde önemle durulan bir konudur.

De
ğişik insan sesleri ve çalgılarının hangi perdelerden okunmaları gereği XVII. Yüzyılda kesin olarak belirlendi. Buna göre birinci, ikinci ve üçüncü sesler için portelerin baş tarafına “Anahtar” adı verilen şekiller konuldu. DO-RE-Mİ-FA-SOL-LA-Sİ sesleri porte üzerindeki yerini aldı. Böylece insan ve çalgıların sesleri ayarlanmış oldu.

Tek bir çalgı için oldu
ğu kadar iki ve daha fazla çalgılar için çok sesli eserler yazmak benimsendi. Bunun sonucunda muhtelif büyüklükteki orkestralar meydana getirildi.

Avrupa’daki çok sesli müzik akımının yanı sıra, Türk Mûsıkîsindeki geli
şme; tek seslilik içerisinde dini ve dindışı eserlerin makam sistemi ile geliştirilmesi oldu. Tek sesli olmasına rağmen melodilerin zenginliği ve yapılarının sağlamlığı ile Türk besteleri Batı Mûsikisinden etkilenmek yerine etkilemek olanağını buldu.

Mozart’ın “Türk Mar
şı” ile, Beethoven’in “Dokuzuncu Senfonisi” nin son bölümünde yer alan Türk ezgileri bunun en açık delilidir.

Türk Mûsikîsinin en önemli müzik dallarından birisi de “Mehter Mûsikîsi” dir. Kahramanlık duygularını kabartan ve parlak eserlerden olu
şan repertuarıyla Mehter, günümüzde de önemini korumaktadır. Eski devirde “Tuğ Takımı” adı verilen Mehter Takımı, askeri birlikler bünyesinde oluşturulurdu. Günümüzde ise özel eğitilmiş Mehter Takımları bulunmaktadır.

Türk Mûsikîsi nazariyesi, bilginleri ve bestekârlarına ait bilgiler ne yazık ki son derece azdır. Geçmi
şte yaşamış pek çok müzisyen ve yapılan müzik eserleri yazılı olarak tespit edilmediğinden zaman içerisinde yok olup gitmiştir. Nota yazısının çok geç tespiti, bulunması, matbaanın ülkemizde yakın yüzyıllarda faaliyete geçmesi gibi etkenler, müzik bilgilerinin günümüze yeterince aktarı 1 mamasında önemli rol oynamıştır.

Farabi, (870-950) bilinen ilk müzik ara
ştırmacısı olarak Türk tarihinde kayıtlıdır Farabi’den yaklaşık 300 yıl sonra gelen Safıyüddin Urmevi (1224-1294) ise ilk makam bilgilerini içeren kitapları {yazma) mûsikîmize kazandırmıştır. Ancak bu ünlü müzikologun kitaplarında bahsi geçen eserlerine ait hiçbir müzik yazısı (eseri) günümüze gelmemiştir.

Safiyüddin’den sonra gelen en önemli müzik adamı Meragalı Abdülkadir Meragi’dir. (1360-1435) Meragi’den günümüze yazmalarının yanı sıra pek çok bestesi de gelmi
ştir. Bu besteler, Türk Mûsikîsinin en nadide eserleri arasında başşeyi almıştır.

Türk Mûsikîsinin bestekârlarına ait hayat hikayelerine ait en geni
ş bilgiler XVII. yy. dan bu yana yaşamış bestekârlarımıza aittirb

Yahya Kemâl:

“Kıskanıp gizlemiş kaza ve kader
Belki binden fazla bestesini,
Bize miras kaldı yirmi eser…”


Diyerek mısralarında dile getirdi
ği Buhûrizade Mustafa Itrî Efendi (1640-1712) bu devirlerde yaşamış bestekârlarımızın en güçlüsü olarak göze çarpar. Yahya Kemâl’in şiirinde belirtilen yirmi eser, (bilinen 43 adettir) gerek yapı, gerekse form bakımından çok üstün oluşlarıyla mûsikîmizin temel taşlarındandır.

Orta Asya’da filizlenen Türk Mûsikîsi, Türk’lerin Anadolu’ya yerle
şmeleri ile daha büyük gelişme imkanını buldu. Saz yapımı ve çeşitliliği, seslerin daha sıhhatli tespiti, ses üzerine yazılmış eserlerin makam sistemi ile yazılması gibi konular Anadolu’da sürekli olarak gündemde oldu. Günümüze gelinceye kadar sürekli atılımlar yapıldı. Bu konuda kişilerin yanı sıra mûsikî adeta devlet politikası oldu. Fatih Sultan Mehmet’in, istanbul’u feth ettikten sonra yaptığı ilk icraatı; Enderun Mektebi’ni kurdurmak olmuştur. Enderun Mektebi’nde en önemli konu ise “Mûsikî” idi.

Müzisyenler, Enderun ve Saray çevresinden ba
şka yerlerde de müzik eğitimi ve icrası ile faaliyet gösterirlerdi. Tekke ve Mevlevihane denilen yerlerde yetişmiş pek çok müzisyen Türk Mûsikîsinin en değerli san’atkârları arasındadır.

Türk Mûsikîsinin geli
şimi XVI. ncı yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyılda en yüksek düzeyine erişmiştir. Bu devirlerde yetişen müzisyenler, Saraydan aldıkları destekle pek güzel eserler vücuda getirmişlerdir. Birçok padişah müzisyenlere yardımcı oldukları kadar kendileri de mûsikî ile bizzat meşgul olmuşlardır. I. Mahmut, II. Mahmut ve III. Selim mûsikî ile yakından ilgilenen padişahların başında gelir.

III. Selim;
Şevk-efza, Evcârâ ve Suz-i Dilara makamları başta olmak üzere pek çok yeni makamın terkibini yapmıştır. III. Selim, müzik alimliğinin yanı sıra yaptığı bestelerle de ölmez müzisyenlerimiz arasındaki yerini almıştır.

16. yy. dan ba
şlamak üzere günümüze gelinceye kadar çok sayıda önemli müzisyen yetişmiştir. Hepsini burada sıralamamız mümkün değildir. Ancak örnek vermek gerekirse: Musikîmizin büyük dedesi İsmail Dede başta olmak üzere Şakir Ağa, Zekai Dede, Şevki Bey, Hacı Arif Bey, Tanburi Ali Efendi…

1873-1916 yılları arasında ya
şamış bir büyük müzik alimi ise; Tanburi Cemil Bey’dir. Kısacık ömrüne sığdırdığı müzik yaşantısı ve yaptıkları ile hemen bütün müzisyenlere gerek ses, gerekse saz konusunda büyük ufuklar açmış dahi bir müzisyendir. Adeta tek başına bir devri kapamış ve yeni bir devrin başlamasına neden olmuştur…

Dikkati çeken bir konu da hemen hemen müzisyenlerimizin ço
ğunun hoca veya hafız oluşlarıdır. Bestekârlarımızın pek çoğu dini mûsikî ile de çok yakından ilgilenmişlerdir. Klasik formdaki eserlerin yanı sıra dini “tasavvuf’ ve saz eserleri önemli bir yer işgal eder.

Müslüman müzisyenlerin yanı sıra Ermeni, Rum ve Balkan ülkelerine mensup ba
şka Hıristiyan bestekârlar da bulunmaktadır. “Zaharya, Kantemiroğlu. Nikoğos Ağa” gibi bestekâr ve alimler en az diğer müzisyenlerimiz kadar değerlidir.

Orta Asya bozkırlarından, Anadolu topraklarına gelinceye kadar geçen uzun süre içerisinde Türk insanı tek bir müzik etrafında birle
şmiştir. Bunun adı: Türk Mûsıkîsidir. Bozkırda veya Şehirde yapılan müziğin hiçbir ayırımı yoktur. Olamaz da. Zira yapının temeli tektir. Makam sistemi ile yapılan ve Türk insanının hislerini ifade eden besteler, deyişler tamamen Türk Mûsikîsi adı ile ifade edilmektedir.

Osmanlı Sarayı, Orta Asya’dan beri süregelen gelenekle müzisyenleri himaye etmeyi ıdürdü. Saray, her zaman müzisyenlerin barındı
ğı, korunduğu yer olmuştur. Padişahla üzisyenleri daima himayelerine almiş, onlara gerekli değeri vermişlerdir. Bu durum :ellikle günümüzde yanlış değerlendirmelere neden olmuştur. Özellikle Klasik Türt ûsıkîsi diye ayrılarak bu form müziğin, Saray müziği gibi değerlendirilmesi Baz :simler tarafından sürekli dile getirilmiştir. İyi bir müzisyenin, san’atkârın Saray vt ıdişah tarafından takdir edilmesi, himaye edilmesi kadar tabii ne olabilir… Günümüzde d( natkârlar devlet tarafından takdir edilerek himaye edilmiyor mu?

İkinci bir konu olarak bilgisiz kişilerin ayırım yaparak “Halk Mûsikîsi” nin Türf sanının asıl müziği olduğu iddiasıdır. Her milletin halk müziği vardır. Ayrıca san’atl üziği vardır. Dünyada gelişmiş iki müzik türü vardır. Batı ve Türk Müziği. Müzil nginliğimiz neden basite indirilmek istenilmektedir ki…

1946 yılına kadar müzi
ğimizde hiç bir ses ve saz ayırımı yapılmadan müzik yapılırdı x tarihte Sayın Muzaffer Sarısözen ustanın teklifiyle ses ve tını farklarından doğan icra rkı nedeniyle, Türk Mûsikîsinde iki ayrı uygulamaya geçildi. İyi de oldu. Geleneksel irk Mûsikîsi; böylece bu tarihten sonra Klasik Türk Mûsikîsi ve Halk Mûsikîsi adlarıyla ılır oldu.

20. yy. da yeti
şen müzikologlar Türk Mûsikîsine ait bilgileri toparlayarak, geliştirmiş herkesin anlayabileceği bir şekilde istifadeye sunmuşlardır. Tanburi Cemil Bey’in şlattığı müzik nazariyatı bilgileri 1930 lu yıllarda Dr. Suphi Ezgi tarafından geniş olarak ; alınmıştır. 5 cilt olan Türk Mûsikîsi Nazariyatı kitabı ile Dr. Suphi Ezgi büyük biı zmet yapmıştır. Daha sonra Hüseyin Saadettin Arel, müziğimizin temel bilgilerini ve mlar için gerekli olan şekilleri tespit etmede öncü olmuştur. Rauf Yekta Bey, özellikle, bu [gileri dış dünyaya tanıtmak için çalışmalar yapmıştır. Türk Mûsikîsi seslerinin ölçülmesi n gayret gösteren Prof. Salih Murat Uzdilek ise önemli bir konuyu büyük oranda iletmiştir.

Tanburi Cemil Bey’in ba
şlattığı akım neticesinde günümüzde de son derece güzel üzisyenler yetişmektedir. Özellikle enstrüman konusunda değerli sazendeler yetişmiştir, Tanbur’da: Mes’ut Cemil, Refik Fersan, Necdet Yaşar, Kemençe’de: Fahire Fersan, îman’da: Nubar Tekyay, Ud’da Şerif Muhiddin Targan, Yorgo Bacanos, Ney’de: Niyazi .yın hemen sayabileceğimiz isimlerdir.

Ses sahasında da Münir Nurettin Selçuk, Alaeddin Yava
şça, Bekir Sıdkı Sezgin başta “nak üzere son derece iyi icrakârlar yetişmiştir…

Kaynak: Zeki Yılmaz (Türk Musikisi Dersleri Kitabı)

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019