Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1720




Sizce Tarkan hala Türkiye'nin Megastarı mı?

Evet
Hayır

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 64 müzisyen gazete okuyor
 
 
Murat Katoğlu
 
 
Yayımlanan Sayı : 1168

Piyasa Müziği Hakkında - 16.02.2011





Fazıl Say, piyasa müziği, arabesk ve halkın genel müzik zevkini net bir tutumla kötüleyince birden müzik konusu gazete sayfalarına düştü. 30-40 senedir yaşanan mesele güncel tartışma oldu.

Do
ğan Hızlan 30 Temmuz günü Hürriyet’te “Fazıl Say’ın arabesk konusunda, pop müziği konusunda söyledikleri iyi bir müzikçinin haklılık oranı yüksek düşünceleri” diyor… Yani tam haklı değil. Doğan Hızlanşeli yazmaz. Yine düşüncesini usulca sezdiriyor.

Tufan Türenç ise bu yoz müzi
ğin ortaya çıkışını (31 Temmuz Hürriyet) kendine göre anlatıyor. “Gencebay’ın her geçen gün daha da yozlaştırılan müziğini toplumun damarlarından temizlemek olanağı artık kalmamış” diyor. “Türk popu denen Türkçe sözlü batı müziği bile arabeskin etkisi altına girdi” diyor. Acaba öyle mi? Konuyu biraz genişleterek ele almak gerekmez mi? Zaten yozluk bakımından, zevksizlik bakımından bu piyasa müzikleri birbirleriyle yarışmaktadır. Kısacası hiçbirinin hafif müzik, pop müzik yani eğlence müziği kategorisi olarak övünülecek, savunulacak bir müzik kalitesi taşıdığı söylenemez. Ama var olduklarına göre, geniş bir müşteri tabanına seslendiklerine göre toplumsal bir ihtiyacı karşılıyorlar demektir. Yani mesele bir sanat meselesinden çok, günlük hayatın bu alandaki bir tüketim kalıbı; bir sosyo-kültürel meselesi olmuş… ‘İktidar boşluk kabul etmez’ diye bir söz vardır. Toplum hayatında da herhangi bir alanda ihtiyaç cevaplanamıyorsa, yani boşluk varsa; o ihtiyacı karşılayanlar çıkar. Bir kısmına arabesk adı verilen bu yoz müzik türleri de hiç kuşkusuz yeni yaşama kalıplarına doğru hızla yelken açan ve çevre değiştiren insanların, bu yeni hayatlarındaki beklentilerin cevaplanması zorunluluğu ile doğmuş değil midir?

Fazıl Say da ona hak veren Tufan Türenç ve Do
ğan Hızlan da zevksizlikten, yoz müzikten şikayetçidirler. Peki bu yoz müzik Türkiye’ye gökten mi indi, nasıl oldu da ortaya çıktı? Bu temel sorun üzerinde durmuyorlar. Herhalde bu işi dış güçlerin (!) etkisi diye yorumlamak da gülünç olacaktır. O halde sorunun kaynağına gidilmesi gerekmez mi?

Birinci olarak ‘arabesk’ terimi üzerinde duralım. Bu ismi kim koymu
ş olabilir? Bu yakıştırma bir terimdir. Arabesk, 19. yy sonu ve 20. yy başında batılı oryantalist ve sanat tarihçilerinin İslam ülkelerindeki figürsüz, geometrik ve bitkisel motiflerin sürekli yinelenmesiyle düzenlenen ve genellikle mimari dekorasyonda kullanılan bir yüzey tezyinatı üslubunu tanımlamak için buldukları bir terimdir. Kuşkusuz Türkiye’de ortaya çıkan müzik için bu terimi yakıştıranlar, müzik sanatının dili ve tekniklerinin cahili oldukları gibi, bunu da bilmemekteydiler. Kulaktan dolma bir Arap musikisi çağşımı ile bir piyasa sloganı diye kullandılar. Oysa profesyonel müzikçiler, yoz etkilerin yalnız Arap değil Hint-Arap kaynaklı olduğunu daha 1960’larda söylemişlerdir. Bu müziği tanımlamak, daha doğrusu nitelemek için kullanılacak mesleki, hatta teknik terimin ‘kitsch’ olması çok daha uygundur. Esasen bu müzik türü, müşterisi olan yeni sosyal tabakaların tüketim malzemeleri ile de fevkalade bütünlük içindedir. Giyim kuşamdan ev eşyasına, yeni cami yapılarına, binalara, plastik araç gereçlere, gündelik dile, yapı eylemine süsleme gayretlerine varıncaya kadar bir kültürel üslup birliği rahatça tespit edilir.

Dönemin müzik meselesine: Sayın Say’ın, Hızlan’ın, Türenç’in 2010’da dillendirdikleri
şikayetlerini bakınız kompozitör Muammer Sun yıllarca öncesinden nasıl haber veriyordu. M.Sun, arabesk afetini ve sonuçlarını Türkiye nüfusunun henüz 30-35 milyon olduğu 1960’larda tespit ettiğini görüyoruz. Kırsal yöreden şehirlere göçün sebep olduğu kültürel kargaşa ve deformasyonu, yeni oluşan sosyal tabakanın niteliğini bir sosyal bilimci yaklaşımıyla öngörüyle anlatıyor:

Toplumun büyük ço
ğunluğuyla sınırlı azınlık arasında kalan geniş bir ara tabaka vardır. Bu ara tabakanın yaşamına katılan müzikler de şöyle sıralanabilir:

a)
    Az ölçüde Osmanlı Divan müziği ve piyasa şarkıları; (bu piyasa şarkıları ya da Divan müziğinin yozlaşş devamı ya Arap taklidi, ya da Batı eğlence müziklerinin etkilerini taşıyan düşük nitelikli yoz müziklerdir)

b)
    Bütün bölgelerimizin halk müzikleri ve büyük ölçüde de piyasa türküleri; (bu piyasa türküleri de halk müziğinin ya kötü birer kopyası ya da yozlaştırılmış devamı olan müziklerdir)

c)
    Sınırlı azınlığın ve bu ara tabakanın özellikle gençleri arasında yaygın olan hafif Batı müziği ve tür müzikten özenilerek yapılmış çoğu niteliksiz (aranjman) düzenleme türküler”

1960’larda henüz Türk pop müzi
ği, arabesk denen türlerin ortaya çıkmamış olduğunu hatırlatalım ve M.Sun’un sözleriyle devam edelim.

“Ara tabakanın bu türlerde (yani hafif müzik, e
ğlence müziği) müzik ihtiyacı bir yandan büyük kentlerde kurulmuş olan müzik dernekleri, İstanbul Belediyesi Türk Müziği Konservatuvarı, radyoların yetiştirme kursları, usta-çırak yolu ve benzeri yollardan yetişenler tarafından; bir yandan da diğer çeşitli müzik okullarından şu ya da bu sebepten ayrılmış olanlarca karşılanmaktadır. Müzikte yaratıcı ve icracı olarak çoğu yetenekli olan bu kimseler, toplumun ihtiyacını karşılayacak sayıda yetiştirici müzik kurumu bulunmadığı için iyi yetişme olanaklarına zamanında kavuşamamakta, bu eksik ve yetersiz durumlarında bile para kazanabildikleri için ara tabakanın isteğine cevap verebilmektedirler. Besteleyen ve çalıp söyleyenlerin niteliği yüksek olmadığı için ara tabakanın beğenisi de yükseltilememekte”. (Yazım tarihi 1968)

Fakat bundan da ilginci, daha 1937’de ünlü müzikolog Mahmut Ragıp Kösemihal (Gazimihal)’in söyledikleridir. “Umumi harpten sonraki (1. Dünya Sava
şı) münakaşalarımıza (müzik hakkındaki) biraz da iktisadi bir renk katılmıştır(...) Çünkü meslektaşlar için kazanç kapıları azaldı ve daraldı. Sesli sinema ile radyo, gazinolarda çalışmak zaruretine bu ise avamın (halk çoğunluğunun) arzusuna uygun bir piyasa kolunun meydan almasına yol açtı. Bu hal ağırbaşlı sanatseverleri de ağırbaşlı musikicileri de üzüyordu. Bu çeşit dertleşmeler gazetelere geçmeye başladı. Davayı ancak halkın musiki kültürünün ilerlemesi halledecektir”.

Kösemihal Bey o tarihte meseleyi görmü
ş ve zarif bir şekilde anlatmıştır. Temennisinde ise yanılmış olduğu görülüyor. Ama kullandığı ‘piyasa kolu’ nitelemesinin, zaman içinde nüfusun dehşetli bir şekilde artışı, şehirlerde yığınlaşma böylece Muammer Sun’un ‘ara tabaka’larının doğuşu; bunların yanı sıra iletişim, kayıt, yayım, elektronik ve ses teknolojisinin gelişimiyle birlikte nasıl doğrulandığı ve nasıl hızla yaygınlaşğı bilinmektedir. Ne kendisi gibi yani kırsal taşra gelenekleriyle kalabilen, yetinebilen; ne de şehirleşebilen ara tabakaların elbet eğitimden ve iyi kötü bir şehir kültüründen yoksunken oluşturmaya ve alışmaya çalıştıkları hayat tarzının, yoz müziğin hazır ve genişşteri tabanı olacağı açıktı. Öyle de olmuştur. Muammer Sun’un 40 yıl, Kösemihal’in 75 yıl önceki tespitleri, bilinen demografik savrulmalarla patlarcasına büyüyüp, günümüzdeki boyutlara ulaştı. Kompozitör Sun, çok önceden çareleri, çıkış yollarını söylemişti… Okullaşma.

Yeryüzünde insano
ğlunun her alandaki gelişmesi, becerisi, mesleklerin ve iş bölümünün oluşumu ancak ve ancak eğitimle, yani bilginin metotlu ve düzenli aktarılmasıyla ve bu eylemin örgütlenmesiyle; yani okulla gerçekleşmiştir. Müzik bilgisi, becerisi, yaratıcılığı ve icrası da okulsuz olmaz.

Tartı
şma konusu olan arabesk namlı müzik, sonuç olarak bir eğlence müziği kategorisidir. Müzik, çeşitli türleri, kategorileri olan bir sanattır. Yüksek sanat veya klasik denilen türü elbet insan zeka ve yaratıcılığının evrensel üst düzeydeki repertuvarıdır. Ancak toplumun başka müzik türlerine de ihtiyacı sonsuzdur. Okul veya eğitim müziği, eğlence müziği, bando/askeri müzik, film müziği, reklam müziği, törensel müzik ile bu ses alemi insan hayatının her aşamasını ve halini kapsar. Ninniyle doğan insan ağıtla dünyadan uğurlanır. Demek ki günlük hayatın gereği olan, genel tabiriyle eğlence/pop ve benzeri müzik türleri de sosyo-kültürel bir ihtiyaç olduğuna göre, bir meslek olduğuna göre elbet ciddi eğitim zorunludur. Unutulmasın ki bu müzik türü Fazıl Say’ın mensubu olduğu müzik dilinin rakibi yahut muadili değil; geleneksel halk ve saray müziğinin (Divan) karşılığıdır. Ne yazık ki, onların yerini almıştır. Hatırlanması gereken bir husus da, genel olarak Divan müziğinin, geleneksel halk müziğinin de söz ve insan sesi ağırlıklı ve 3-5 dakikalık parçalardan ibaret olmasıdır. Arabesk ve Türk popu denen müzikler de aynı geleneğin ürünüdür ve insanlar üzerindeki etkisini belki ezgisinden çok hiçbir edebi değer taşımayan, ilkel duyarlılıklara hitap eden basmakalıp basit söz dizilerine borçludur. Ezgileri de birbirinin benzeri, hatta tekrarıdır. 

Türkiye’nin önde gelen müzik otoriteleri bu alana insan yeti
ştirme ihtiyacını anlaşılan yok saymışlar ve müzikte okullaşmanın bu yönünü görmemişlerdir. Türkiye ilk konservatuvarı 1936’da kurmuş, 2. ve 3.leri ise ancak 1970’ten sonra oluşturmuştur. İstanbul gibi bir büyük merkezde ciddi ve teşkilatlı bir konservatuvar 1971’de açılabilmiştir. Bunun sorumlularının, bir yandan hepimizin saygıyla andığımız o devrin önde gelen, sözü dinlenen müzik üstatları Necil Kazım Akses, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cevat Memduh Altar, Cemal Reşit Rey gibi müzikçiler olduğunu da artık belirtmek gerekmez mi? Suç siyasilerde miydi yoksa müzikçilerde mi? Siyasetçiler doğru eğitim modelini 1930’larda gerçekleştirmişlerdi, Meslekten olanlara sunmuşlardı. Onlar, okul sayısını çoğaltmadılar. Türkiye’de 1960’lara kadar dört beş konservatyvar veya ciddi müzik meslek okulları açılsa ve sonra nüfus artışına paralel şekilde bu okullaşma sürseydi, yeni ihtiyaçlar meslek elemanlarıyla yerine getirilmiş olurdu.

Konservatuvarların yalnızca klasik müzik alanına eleman yeti
ştiren okullar değil insan hayatında yer tutan her türlü müzik için profesyonel besteci ve icracı yetiştiren kurumlar olması gerekmez miydi? Ve yeter sayıda profesyonel müzikçi yetişseydi; notasyon, solfej, armoni, enstrumantasyon, şan eğitimi almış insanlar Unkapanı’ndaki ses ve kayıt stüdyolarının, piyasanın ihtiyaçlarını hiç kuşkusuz mesleğin gereklerine uygun kalitede karşılayacaklardı. Türkiyede nota, solfej, usul, armoni, kontrpuan, ses tekniği bilmeyen kerameti kendinden ve piyasadan menkul yoz müzik bülbüllerini tanımayacaktı bile.

Fazıl Say gibi etkili bir profesyonelin haklı çıkı
şlarında, yalnız duygusal üslup ve yöntemle yetinmemesi ve kamuoyuna sebep sonuç ilişkilerini de açıklayacak şekilde, terminoloji ve kavramlara özen göstererek seslenmesinin daha yararlı bir yaklaşım tarzı olacağını da vurgulamak gerekir. 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019