Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1730




Sizce Tarkan hala Türkiye'nin Megastarı mı?

Evet
Hayır

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 29 müzisyen gazete okuyor
 
 
Murat Katoğlu
 
 
Yayımlanan Sayı : 1476

Müzik, Sahne Sanatları ve Devlet... - 27.06.2012





Türkiye’nin bugünkü şekil ve anlamdaki sahne sanatlarıyla tanışması yaklaşık yüz elli yıldır. Avrupa ülkelerinde ise bu sanatların olgunlaşş halleriyle 15. yüzyıldan beri icra edildiği biliniyor. Kaldı ki yazılı bir metne dayalı sahne eserlerinin iki bin beş yüz senelik geçmişi olduğunu biliyoruz. Bu işin kaynağı kabul edilen Sofokles’in, Aiskilos’un, Euripides’ini Aristofanes’in tragedya ve komedyalarının, halen sahnelenmeye devam ettiğini de unutmayalım. Her neyse, Türkiye’ye dönelim.

İnsanı ve toplumu inceleyip anlatan, hayatı her yönüyle irdeleyen ve bunları estetik kaygılarla roman, şiir, tiyatro eseri şekliyle dile getiren‘dramatik’ sanat ve ifade anlayışı, bu coğrafyada ancak 1850’lerden sonra filizlenebildi. Türkiye’nin yazar ve sanatçıları insanın iç âlemine, toplumsal olaylara, tabiata yani gerçek hayata bakmayı ve olan bitenleri özgün bir sanat dili ile anlatmayı keşfedip benimsediler. Elbet bu yeni dramatik ifade anlayışı, ülkedeki sosyal reformlar ortamında oluşuyordu. Osmanlı Halife Sultanlarının 1800’lerden itibaren giriştikleri, 1839 ‘Tanzimat’; 1856 ‘Islahat’; 1876 I. Meşrutiyet ve 1908 II. Meşrutiyet siyasi atılımlarıyla paralel olarak sanat hayatı da hareketlendi. Türkiye resim sanatıyla, romanla, tiyatro edebiyatıyla tercümelerin yanı sıra yerli eserle de tanıştı. Dramatik sanatların opera türü ve çok sesli musiki aynı dönemde ve yine Halife Sultanların öncülüğüyle İstanbul’a girdi. Bugünkü Dolmabahçe Stadı’nın olduğu yerde, Avrupa’daki örneklerine uygun görkemli bir tiyatro binasının Halife Sultan Abdülmecit I tarafından yaptırıldığı bilinir. Bu tiyatro ne yazık ki yanmış ve bunun üzerine bir başka Halife Sultan Abdülhamit II, Yıldız Sarayı’nda daha küçük bir tiyatro binası inşa ettirmiştir. Sarayda Mahmut II zamanından beri senfonik bir orkestranın varlığını da hatırlatalım. Albülhamit II, tiyatro sanatına olduğu kadar operaya da tutkundu. Tutkun sözcüğünü abartılı bulmayın. Kendisi istediği anda opera eserlerini seyredebilmek için, sarayda sürekli bir İtalyan operacılar grubunu senelerce ‘istihdam’ etmiştir. Verdi’nin Il Travatore, Rigoletto, Otello operalarını çok sevdiği, defalarca oynattırıp izlediğini yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Kısacası bu sanat türlerinin sevgili ülkemizde görünmeleri, tutunmaları, desteklenmeleri Osmanlı Halife Sultanları ve devlet adamlarının çabalarıyla başlayıp yürümüştür. Balkan ve I. Büyük Savaş yıllarında, İstanbul’da hem tiyatro hem çok sesli müzik için konservatuar kurmuşlardır.

İstanbul Belediyesi’nin ileri görüşlü başkanı Dr. Cemil Topuzlu’nun eliyle 1914’te Şehir Tiyatrosu’nu, 1916’da da konservatuarı kurmuşlardı. O zaman bu kurumların yönetimine devrin önde gelen edebiyat ve tiyatro yazarları, kompozitörler getirilmiştir. Yurt dışından da profesyonel ünlü simalar, Halife Sultanların kültür politikası sayesinde İstanbul’da görev almışlardır. Yani devletin sanatı desteklemesi bir yana, kamu hizmeti olarak kurumlaştırma çabası, Osmanlı idaresi zamanına dayanmaktadır. Bunun bir başka örneği de, şimdi Mimar Sinan Üniversitesi olan ve 1881’de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi Âlisi idi.

Roman,
şiir, resim, heykel, mimarlık, tarih yazıcılığı, felsefe, kompozitörlük, tiyatro yazarlığı, opera gibi yüksek sanat eserleri, popüler sanat türleri gibi kitlelerin ilgisini çekmez. Tıpkı yüksek matematiğin, genetiğin, nükleer fiziğin, analitik kimyanın kısacası bilimlerin de kitlelere yayılmadığı gibi… Bu durum tarihin eski çağlarından beri dünyanın her yerinde aynıdır. Genel bir tanımla ‘yüksek kültür’ denen insan zekâsının ve yaratıcılığının öncü ve üstün verimleri her zaman her ülkede sınırlı bir kitlenin ilgi alanındadır. Böyle olması bu faaliyetlerin ve mesleklerin ve elbet onların ürün ve eserlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine milletlerin ve insanlığın en değerli ve kalıcı varlıklarıdır. Tarih boyunca insanlığın gelişmesi, bu sınırlı çevrenin bireylerinin buluşları ve yaratıcılığı sayesinde gerçekleşmiştir. Ünlü bir düşünür “eğer insanlık sıradan akılla, alışkanlıklarıyla kalsaydı, henüz Orta Çağ düzeyine bile erişemezdi” diyor. Bu durum insanlığın, bütün yeryüzünün bir gerçeğidir. Geniş kitleleri küçümsemek anlamına gelmez.

Bu sebeple geli
şmiş ülkeler yeryüzünde başarılarını ve güçlerini sürdürebilmek için sanat ve bilim kurumlarına, bu işlerle uğraşanlara sistemli, sürekli destek sağlarlar. Güçlü ülkeler bununla da yetinmeyip dünyanın dört bir tarafından bu mesleklerdeki yetenekli insanları transfer ederler. Kısacası devletlerin birbirinden farklı yöntemlerle de olsa sanat kurumları da, bilim kurumları da olur.

Ülkemizde güncel konu ödenekli tiyatrolarda siyasetin yapmak istedi
ği düzenlemeler. Devletler, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi sanat ve bilim faaliyetleri için de elbet yeni düzenlemeler yapabilirler. Ancak bunlar meslekleri geliştirici, serbestleştirici, yeni olanaklar sağlamak amacıyla yapılır. Aksi düşünülemez. Devlet tıpkı, atletizmi, güreşi, halteri finanse ettiği gibi müzik ve sahne sanatlarını da korur, teşvik eder. Bu alanlara yapılan yatırımın getirisi parayla ölçülemez. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Rusya gibi devler bile bu alanlara dehşetli para akıtır.

Türk aydını da ne yazık ki unutkan. Türk bilim ve sanat insanları dayanı
şma ve bütünsel yaklaşıma sanki yabancı. Söz gelimi daha geçen yıl siyaset, TUBA (Türkiye Bilimler Akademisi)’nde de tiyatro konusundaki gibi tepeden inme düzenleme yaptı. O gün sanatçılar, bugün ise bilimciler sessiz kaldı. Oysa ki sorun aynıydı.

Bir de
ğinme daha: Kan ve savaş içindeki Irak’ın devlet tiyatrosu bu yıl Londra’da Shakespeare oynadı. Yönetici elit olabilmenin bir şartı da mesleklere saygıdır. Dert edinilmesi gereken mevcut kurumları tavsiye etmek değil eksikliklerini, aksaklıklarını gidermek; onlara daha fazla yatırım yapmak ve geliştirmektir. Bu da ancak konuya içtenlikle yaklaşmak ve konunun uzmanlarına başvurmakla mümkündür. Bürokrasi ancak katalizördür

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019