Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 35 müzisyen gazete okuyor
 
 
Hulusi Üstün
 
 
Yayımlanan Sayı :

Bir Dosta Mektup - 05.06.2006





İçimdeki dost sesi, ozan sözü, aşık sazı...

Bu kez türkülerle selam sana. Deyişlerle, demelerle, ağıtlarla, güzellemelerle selam.

Kulağında kalsın bu sözler de, yüreğinde yer etsin. Sen de beni türkülerle an, türkülerle bil... Al bir köşeye koy bu defteri de, vakti gelince an. Sazla sözle, şiirle yad et beni. Unutma bu sözleri, tozlandırma hatıramın üzerini yeter....

Bilinen sözler belki, işitilen, söylenen ama öyküsü unutulmuş şeyler bunlar. Bundan sonra bir yürek burkuntusu bıraksın sende. Farkına varıp katıl duyduğun zaman. Benim gibi dolaş toprak olmuş yüreklerde. Türküleri sev benim gibi, şarkıları sev. Yaşadığın her anın gerisinde bir saz tınısı, bir güzel söz dursun yerli yerinde.

“Nereden buldun bütün bunları?” diyeceksin. Eline alıp çevireceksin sayfaları, güleceksin. Bil ki bir başka bakışın ürünüdür bu yazılanlar. Bir başka hayatın mahremidir. Yüz yıllık hatıraların içinden inci inci gözyaşıyla çıkarılmıştır. Bu, benim daldığım deniz dipleri, bu benim yaşamım, benim geçmişim.

İçimdeki dost sesi, selamım olsun türküler sana. Sen onları dinlerken hüzünlenme...

...

Yine geçmiş...

Yine içinde soluduğumuz zamanın, yaşadığımız anın öncesi. Yine teknik terimleri bilmeyenlerin çağı, yine kahramanları toprak olmuş anılar. Yaşanıp yaşanmayacağı bilinmeyen yarına değil, yaşanmış, bitmiş düne dair anımsamalar, sayıklamalar...

Bir sis bulutunun içinde her şey... çocukluğun küçük beyaz parmakları aralıyor geçmişe çektiğim perdeleri. Annemin çizgisiz güzel yüzü çıkıyor karşıma. Onu çocukluk anılarımda hep şarkı söylerken anımsıyorum. Gürültülü gülüşler, sigara dumanı ve babam. Titrek ellerini başımdan çekmeyen sevgili babaannem. Bahar yağmurları, çiçek tarhları, çam kokusu...

Ben dünün içindeyim hala. Adını tam koyamadığım bir ruh hali bu. Özlemek kelimesinin çağrışımlarında anlam bulabilir belki. Kimi zihinleri yoklayıp geçiyor yaşanılmış şeyler ama benim zihnimde çelik üzerine bırakılmış çizikler gibi kalıcı her şey. Ben hiç tozlandırmadığım anıların arasına koyuyorum yaşayıp sarsıldığım her şeyi. Sonra uç uca ekliyorum, sonra biri diğerini çekip getiriyor zamanlı zamansız gözlerimin önüne. Bir köşeye bırakılmış eşyalardan, kırık dökük yadigarlardan bana bakıyor geçmişin gözleri. Kulağıma bir yerlerden gelen şarkılar, türküler, melodiler... Hepsi benim yaşımdaki biri için çok fazla şey çağrıştırıyor. Belki budur beni farklı kılan, belki budur şairi, sanatçıyı, yazarı diğerlerinden ayrı yerlerde tutan. Belki budur benim mutluluk ve mutsuzluklarımın nedeni....

...

Doksanında bir ninenin kucağında geçti çocukluğumun en güzel çağları ve bu yüzden kendimi çok şanslı sayarım. O, yüz yıllık anılarla, yüz yıllık yadigarlarla, bileni kalmamış masallarla yetiştirdi beni. Çocuklarına gösteremediği şefkati bana hiç esirgemeden sundu. Zaman hep bizimdi onunlayken. İstediğimiz çağa, istediğimiz yere bizi alıp götüren sihirli bir halı gibi...

Acırım bir babaannenin dizinin dibinde ondan masallar dinleyip uyumanın tadını bilmeyen çocuklara. Bir çocuğu yetiştirmenin en güzel yolu onu bir babaannenin yorgun ellerine, sevecen yüreğine emanet etmektir. Onlar sevgilerini saklamaya gerek duymaz, onlar yılların birikimini aktarır torunlarına. Onlar, insan soyunun köküyle dalı arasındaki bağı canlı tutanlardır. Onlar çocuk yetiştirmeye hakkı olanlardır.

Bak yaşım otuza dayandı artık... Kim bilir yolun neresindeyim. Onun torunu olmanın verdiği güven belki, çok yaşamayı ümit ediyorum. Onun gibi çevremdekilere yaşadıklarımı anlatacağım zamanların özlemini çekiyorum. Onun gibi tatlı tavırlı, çok bilmiş, sevilen bir ihtiyar olmak ne hoş olacak.

Şimdi suskun bir olgunluk çağının başında sorguluyorum kendimi.

Bu yaşa kadar ne öğrendiysem yarısını ondan öğrendiğimi görmek beni hayrete düşürüyor. Her şeyde onun anlattığı bir şeylerden izler buluyorum. İşte otuzuma geldim ve yaşam karşısındaki duruşumun ona ne kadar benzediğini görüp şaşırıyorum. Bildiklerimin yarısının kaynağı babaannem. Kalanını okuduğum okullara, kitaplara, aldığım seminerlere, çevreme, aileme ve arkadaşlarıma borçluyum belki. Geçen zaman beni onun kadar olgunlaştırsın yeterli diyorum...

...

Yaşamımın her dönüm noktasında türküler şarkılar köşe taşı olarak duruyor. Çocukluğuma dair bölük pörçük anılar, sisli görüntüler BONEY-M’in dinlendiği çağlara ait... Siyah beyaz televizyonun yaşamımıza kattıkları, renkli sinema afişleri... Babamın ve seyrek aralıklarla eve gelen amcamın bağlamayla çaldığı türküler. Her birini uyanık bir çocuk merakıyla aklımın bir köşesine kaydetmişim.

“Kula gölge ise Allah’a ayan
Senden ayrılalı gülmedim dostum.”

Evde herkesin farklı bir müzik zevki olduğunun ayrımına şimdilerde varıyorum. Babam çocuklarının yanında oldukça ciddi, sessiz, otoriter görünümlü ama biz yokken eline aldığı sazla hareketli havalar çaldığını biliyorum. Çocuklarının yanında neden saz çalmadığı sorusuna hala bir cevap verebilmiş değilim. Bulunduğu odaya girdiğimizde türküsü dudaklarında kalıyor, isteksizce bırakıyor sazı. Amcam daha rahat. Söylediği türkülere katılmamızı istiyor, birlikte şarkı söylüyoruz... O Anadolu ezgilerini seviyor olmalıydı. Sonradan Pir Sultan’a ait olduğunu öğrendiğim türküleri ilk onun sesinden duydum ve ilk onun sesinden sevdim. Annem TRT radyosundan sanat müziği dinliyor. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla çocukluğumdan beri tanış olduğum isimler. Köyüne ait şarkıları, türküleri, ağıtları da berrak sesiyle mırıldanıyor. Annem benim Anadolulu yanım. Neşeli, daima hareket halinde bir kadın... Ablam o yıllarda gençliğinin ilk yaşlarını sürüyor, Julio Iglesias’dan Natalie’yi, La Paloma’yı o öğretti. O yılların popunu benim kuşağımın çocuklarına göre daha iyi bilmem bu yüzden.

Babaannem ise beni en çok çeken, en çok hoşlandığım şarkıları söylüyor, Hohner marka bir armonikayla duyulmamış şarkılar çalıyor. Kendisinden başka hiç kimseden duymanın mümkün olmadığı şarkılar bunlar. Yüz yıl öncesine ait Çerkes şarkıları, ğıbzeler, kafeler... Hepsi yitip gitmiş bir halkın unutulmuş acılarını dile getiriyor, her biri beni alıp çağlar, ülkeler, zamanlar ötesine götürüyor. Her bir şarkıyı ve ağıtı öyküsüyle birlikte, kendisine ait anılarıyla birlikte anlatmaktan, o zamanlar hiç kimsenin ilgilenmediği bu konuları benimle paylaşmaktan zevk alıyor olmalıydı. Yaşlılık döneminin, yalnızlığının yareniydim ben. Susup onu dinleyen, onun hatıralarını dinlemekten zevk alan bir yaşlılık yareni...

...

Mektup yazan kalmadı şimdilerde. Bilgisayar ekranından emrivaki mesajlar alıyoruz. Mektup almayı istemediğimiz insanlar da yazıyor bize. Yaşama hiçbir renk katamamış küskün adamlar karanlık eleştirilerini yazmıyorlar mı kahroluyorum. Çoğu mesaj açılmadan siliniyor. Kimi isimler heyecanlandırıyor beni. Bir mektup zarfını yırtarcasına tıklıyorum mesaj kutusunu. Demet demet sevgi sözcükleri, buket buket selam alıyorum. Ama nicedir mektuba hasret posta kutum. Telefon faturaları, banka zarfları, broşürler, el ilanları var orada. Bayram tebrikleri bile zevksiz ve özensiz artık. Herkese aynı bilgisayar çıktısı yazıları gönderiyorlar. Ne sıcacık el yazısı, ne mürekkep lekesi kaldı.

Büyükbabam birkaç aylık hapis hayatını babaannemin mektuplarıyla çekilir kılmış. Gönderdiği her mektuba bir türkü, bir şarkı iliştirirmiş. Yıllar sonra o türküleri duymak hüzünlendirirdi babaannemi. “Bu şarkıyı mektupla göndermişti bana, bu türküyü atlarını tımar ettiği keyifli zamanlarında söylerdi.”
“Yanıyor mu yeşil köşkün lambası yar
Hiç bitmiyor, şu gönlümün kavgası yar.
Benim yarim kırmızı gül goncası yar...
Ay gibi parlak, gün gibi doğanım geliyor,
Cepkeni sırmalı saçları burmalım geliyor.”

...

İstanbullu iki kardeş, büyükbabam ve ağabeyi aynı köyden iki kıza gönül vermiş. Biri Mu’mina, biri Afife... Büyükbabam Mu’mina’yı kaçırıp kendisine eş eylemiş. İkisi de deli çağındaymış, oluru olacağı hesap etmeden evlenmişler. Hoş da olmuş bu evlilik. Ölünceye kadar sevdalı kalmışlar birbirlerine. Ağabeyi ise büyükbabam kadar şanslı olamamış. Köylerinden zorla kız kaçırmış bir gencin ağabeyine kız vermek istememişler ve onu sevdalı yüreğiyle bırakmışlar. Kaçmasından korkulan Afife’yi bir süre sonra bir başkasına nikahlamışlar. Derler ki Afife adlı bu Çerkes kızı büyükbabamın ağabeyini o kadar etkilemiş ki evlenmekte gecikmesi, kendisini içkiye vermesi, memur olarak Anadolu’nun en ücra yerlerine kadar dolaşmayı göze alması bu kızın yüzündenmiş.

Kızı babasının çakırkeyif olduğu vakit masaya kapanıp şarkı söylediğini anlatır. Her seferinde aynı şarkıyı söyler, aynı şarkıyla hüzünlenirmiş. İlerlemiş yaşına ve hastalığına rağmen içkiyi bırakmadığı için kendisine söylenen kızına

-Ben bir Çerkes kızının yüzünden içtim ilk kez. İçkiden ölürsem o kızın sevdasıyla öleceğimi düşünüyorum. Vefalı olana bu yakışmaz mı? Diye cevap vermiş.

Bana babaannem bu şarkıyla birlikte kayınbiraderinin kederli aşk öyküsünü de anlatmıştı.

“Çubuğum yok, yol üstüne uzatam,
Takatim yok yar yolunu gözetem.
Menendin yok seni kime benzetem
Ört yarim yazmayı boylu boyunca
Ben saramadım eller sarsın doyunca.”

...

Çocukluğumun ilk çağlarının geçtiği lojman dairesinin geniş mutfağındayız. Babaannem pencere önündeki sandalyeye oturmuş dışarıyı seyrediyor. Ben ona yoğurt hazırlamakla uğraşıyorum. Yoğurt sevgim de ondan kalma belki. AGA marka eski bir radyonun sesi çınlatıyor mutfağı. Bedia Akartürk’ü hatırlamayan var mı bilmem. Benim çocuk olduğum çağlarda da vardı o. Canlı müzik yayını olsa gerek, Bedia Akartürk’ten Onbeşli türküsünü istiyorlar. canlı cıvıl cıvıl sesi yükseliyor radyodan. Babaannem kendi kendine söyleniyor.

-Kadersiz Hediye’yi de meşhur ettiler.

Beni o kadar sık şaşırtıyordu ki her sözüne, her hareketine tepki veriyordum. Ama böyle bir şaşkınlığa hiç düşmemiştim. Elimde yoğurt kasesiyle kala kaldım.

-Haminne sen Hediye’yi nereden tanıyorsun?

Eliyle bir daha neler bilirim işareti yaptı ve bana seferberlik dediği o korkunç savaş yıllarının kötü yola düşürdüğü kadıncağızın hikayesini bir çocuğa anlatılabilecek en uygun dille anlattı. O günden sonra babaannemin bildiklerine daha çok güvendim.

...

Ve yasaklı türküler... Hangi türkülerin, hangi şarkıların yasak olduğunu yaşayarak anladık. Annemin sesini koy verip “ ister isem dünya malı vermişler, sensiz dünya malı neyleyim dostum! ” türküsünü söylediği bir gün çığlık çığlığa seslenerek susturmuştu annemi.

-Kızım sus Allah aşkına. Halis’in sesi yüreğimde çınlıyor.

Halis küçük amcam. Bendeki hatırası zaman geçtikçe silikleşen bir görüntü halinde. Gencecik yaşta meçhul bir el tarafından yaşamdan kopartılmış bir fidan. Kaç türküde onun hatırası vardı. Sazıyla ses verdiği türküler o dünyadan ayrıldıktan sonra her duyuluşunda sevgili babaannemin yüreğini yakan bir ağıt oluvermişti. Kadınlığının son günlerinde dünyaya getirdiği bu evladının zamansız acısı babaannem toprağa karışıncaya kadar onu bırakmadı. Kah türkülerle depreşti, kah elinin değdiği eşyalarla, kah adıyla, arkadaşlarıyla.

...

Onlara bir mezartaşı yaptırmak öldüklerini kabul etmek anlamına geliyordu sanki. Amcam ve babam şehrin ortasında, her gün gelip geçtikleri yol üstündeki mezarlıkta yatan babaannem amcam ve yengeme bir mezartaşı yaptırmak konusunda çok isteksizdiler. Onların adını soğuk bir mermerin üzerine kazımanın yüreklerindeki acıyı anıtlaştırmasından, yaslarını ölümsüzleştirmesinden korkuyor olmalıydılar. Buna cesaret eden ben oldum. Onların yan yana uzandığı serviler altına adlarını yazdırdım. Her biri dünyanın bir yerine savrulmuş soyumun, mezarları bir arada olan üç ferdi onlar. Dayıdedem aynı mezarlıkta bir başka köşede. Nıse Aydın onun yanında, Büyükbabam bir Anadolu kasabasında, onun babası adını bilmediğimiz bir diyarda, anne soyum savrulmuş, dağılmış, bölünmüş. Yurdumuzdan çıkıp göçmen olmanın acısını bu yüzden unutamıyoruz belki. Yabanın toprağına karışmaktan, ölülerimizi bile kavuşturamamaktan korktuğumuzdan olsa gerek.

...

İşte bu yüzden türkülerle hemhal olmam. Başkalarının bilmediği türküleri bilmem, başkalarının duymadığı sözleri ezberden söylemem. Yurt tutamamış bir ailenin gezi anıları gibi benim için türküler. Rengarenk çiçek demeti gibi, kitapların arasında unutulmuş gül yaprakları gibi.

Bunlar da senin için... Ben sende kendimi izliyorum. Bir başkasının yaşamının ayrıntılarına inmek yaşamı çözümlemeyi kolaylaştırıyor çünkü. Bir mektup olsun bu kitap da sana yazılmış. İçi şiir, zarfı nağme, pulu gözyaşı olsun. Türkülerden tarih olsun. En güzeli selamıma verdiğin karşılık da türkü olsun...


 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019