Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1734




Sizce Tarkan hala Türkiye'nin Megastarı mı?

Evet
Hayır

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 14 müzisyen gazete okuyor
 
 
Yücel Erten
 
 
Yayımlanan Sayı : 1560

Bir değerlendirme ve çağrı denemesi. - 08.11.2013





Türkiye’nin sanat kurumlarını reorganize etme girişimi, “demokratikleşme, çokseslileşme, modernleşme, liberalleşme, çağdaşlaşma, sektörü çağın gereklerine göre düzenleme” gibi laflarla bezenip duruyor ama; tam tersine dediğimdedikçi birzihniyet üzerine oturuyor.


Kültür ve Turizm Bakanlı
ğı’nda, sanat kamuoyu ile paylaşılmadan taslaklar ya da tasarılar hazırlanıyor. Ve bunun Türkiye’nin sanat hayatının bütün alanlarına biçilen bir giysi olduğu anlaşılıyor. Aydınlar, sanatçılar cephesinden dile getirilen paylaşma, irdeleme ve tartışma istekleri de cevapsız kalmakta.


Biz sanatçılar, ula
şabildiğimiz bilgilere bakarak, bunun sanat kurumlarını yoketme girişimi olduğunu düşünmekteyiz. Kestirmeden söylersek: Cumhuriyetin 65 yaşındaki çocuğu Devlet Tiyatroları’na, kardeşleri Devlet Opera ve Balesi’ne, orkestralara, çoksesli korolara idam fermanı çıkmış olmasının kaygısı içindeyiz.


Bu konu çevresinde yükselen bütün itirazlara, bütün ricalara ra
ğmen Bakanlık cephesinin bir dialoga yanaşmaması, kaygılarımızı arttırmakta. Sanat çevresindeki genel kanı şöyle: Bu dialogsuzluğun nedeni, Bakanların sayın Başbakan’ın direktiflerini hiç sorgulamadan, kayıtsız şartsız uygulama alışkanlığıdır. İyi ama bu duvar nasıl aşılabilir?


Ben
şahsen sayın Bakan’a bir açık mektup yayınladım ve herhangi bir etkisini görmedim. Bu kez son çare olarak, konuya sık sık müdahil olan ve hatta belki de doğrudan yönlendiren sayın Başbakan’a da uzanan bir çağrıda bulunma zorunluluğunu duydum. Bu çağrıyı ya da değerlendirmeyi, yurttaş ve sanatçı olarak, tarihe ve topluma karşı bir sorumluluk sayıyorum. 


Ba
ştan söyleyeyim: Sayın Başbakan’ın sanat meselelerinde çok çelişik duygu ve düşünceler içinde olduğu kanısındayım. Bildiğim kadarıyla genel sorunlara eğilmekten, bu çelişkilere pek değinen olmadı. Ama bu söylemlerin de önem taşıdığı anlaşılıyor. Dolayısıyla bu değerlendirmeyi, sayın Başbakan’ın sanat alanlarına ve özellikle tiyatroya ilişkin ifadeleri üzerinden gerçekleştirmeye çalışacağım. Tarih sırasıyla ve elden geldiğince eksiksiz. Öyle ki çelişkiler daha somut sergilenmiş olsun. Ancak görüşlerimi, sanat çevresince olumlandığı ve büyük çoğunluğun katıldığı düşüncesiyle birinci çoğul şahıs biçiminde “biz” diye ifade etmeyi seçiyorum.

        
*****


- Ben bir balerin olarak buraya gelseydim, benim elimi sıkarken yine bir sıkıntı duyarmıydınız?


- Yok, benim size ilk tavsiyem, bence bu mesle
ği bırakın, demek olurdu. Çünkü bir balerinin neler yaptığı, neler ortaya koyduğu ve nereye hitap ettiği ortada.


Bir balet ya da balerin, neler yapar?


Evet, bu ortadadır: Bir ömür boyunca ruhunu-bedenini, kasını-kemi
ğini, aklını-duygusunu denetim altına almak ve geliştirmek için çalışır Sayın Başbakan. Bedenine adeta cehennemî bir disiplin uygular. Yıllarca, ama yıllarca aşk ile dönülür, şevk ile sıçranır. Göğüs kafesi körük gibi iner kalkar, ayaklar paramparçadır; ama beden yine soylu bir biçimde devinir, yüz ışıltısını bir an olsun bırakmaz. Üstelik o disiplin, ortaklaşa sonuç alacak biçimdedir. Tek bir hata, oyunun hatta dansçının boynunu kırar!


Neler ortaya koyar?


Ortaya koydu
ğu şey ortada: Danstır. Yani sevincini, acısını, hayata ait her türlü derdini, meramını; her niyet edenin beceremeyeceği formlara dönüştürür, bedeniyle dile getirir. Bir bakıma yerçekimine karşı duruştur, bir çeşit kanat takmaktır dans. Müziğin cümleye, bedenin gözyaşına, hareketin gülücüğe dönüşğü çetinceviz bir alandır. Varoluşundan bu yana insanoğlunun başvurduğu bir anlatım biçimidir. Özetle: Olağanın üstünde bir maharetle, yoğun emek ve duygu isteyen bir sanat türünü ortaya koyar. Elbet bunları siz de bilirsiniz.


Nereye hitabeder?


İşte işin bu kısmı, sizin beyanınızdaki gibi basit bir şekilde “ortada” değildir sayın Başbakan. O konu, büyük ölçüde izleyenlerin ve izlemekten kaçınanların ufkuna, birikimine, eğitimine, kalp temizliğine, ruh aydınlığına, bilinçaltı karanlığına, rindliğine ya da iffetfürûşluğuna bağlıdır.)


Bunu farklı bir yorum olarak de
ğerlendirebilirsiniz. Yani bu benim kendi kanaatimdir. Dolayısıyla çok açık ve net söylüyorum, bu noktada duyarlılığını belden aşağı indirmeyeceği her şeyde varım. Ama indirecek olanın karşısındayım. Çünkü şu anda kültür emperyalizminin en önemli dallarından biri, insanı belden aşağısıyla meşgul etmek. (1994 Temmuz)


(Belki bir kere daha söylemekte fayda var: Bale bir sanat dalıdır. Müzi
ği, koreografisi, sanatçıların becerileri, dekoru, kostümü, ışığı ve rejisiyle, bir sanat yapıtı görür sahnede izleyici. İşte bu koskoca dünyayı sizin ısrarla “belden aşağı” boyutuna indirgemeniz, ancak sizin durduğunuz yeri ve ufkunuzu belirler. Olgunluk sınavını verememiş bu bakış açısı ile size sanat konularında ne derece karar yetkisi tanıyabileceğimiz, doğal ki tartışılacaktır.)

        
*****


- Siz baleyi ahlak dı
şı bulduğunuzu açıklamıştınız. Sizce bale seyretmeye gidenler sırf ahlaksızlık için mi gidiyorlar?


- Onları kendilerine sormak lazım. Bana sordunuz ben kanaatimi öyle bildirdim. Bana öyle geliyor.


(Burada baleyi ahlâksızlık olarak gördü
ğünüzü bir kere daha teyidetmiş oluyorsunuz. Belki size reçete olarak bir kez başından sonuna bir bale eserini izlemenizi önerebiliriz. Mesela dünyanın en büyük bestecilerinden Tschaikovsky’nin ölümsüz eseri, sizin de bildiğiniz bir masalın bale uyarlaması olan “Uyuyan Güzel”i ya da saf aşkın en güzel öykülerinden olan, büyük piyanist ve besteci Prokofiev’in eseri “Romeo veJuliet”i. Aklımda yanlış kalmadıysa Metropolitan Operası’nda bu sezonda sahneleniyor. New York’a bir gidişinizde, belki Sayın Obama ve eşiyle birlikte izleme şansınız olabilir.)


İlla baleyi oynamak ya da oynatmak mecburiyetinde değilim ve değilsiniz. Şu anda devraldığım belediyede hamdolsun böyle bir birim yok. Belediyede bale birimi olsaydı, kalkıp finansman ayırmam. Çünkü bana oy verenin tercihlerine saygı duymak zorundayım. (1995 Ocak)


(Sanat alanlarındaki bu ısrarlı ba
ğnazlığınızı görmezden gelerek, yetki konusunda size iltimas geçmemiz için bir neden yoktur. Başbakansınız diye, sanat konusunda takdir ve karar yetkisini tümüyle sizin kısıtlı dünyanıza bırakamayacağımız için üzgünüz. Başbakanlık da önünde sonunda bir kamu hizmetidir. Bir ülkenin sanat hayatı üzerinde, bireysel tercihlerine göre kelle uçurma makamı değildir ki. Üzülerek belirteyim: Bu konularda hem savcı hem yargıç olmaya yeltenişinizi anlayışla karşılamıyoruz.)

        
*****


- “Ucube” ifadesini heykel için mi çevresindeki gecekondular için mi kullandınız?


- Sa
ğa sola çekmeye gerek yok. Heykel için kullandım. Oradaki olayı değerlendirenler, TV’lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. Belediye başkanı sıfatıyla söylüyorum. Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Heykelin içeriğiyle ilgilenmiyorum. Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykelle ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değ
il. (2011 Ocak)


(Sayın Ba
şbakan, heykel sanatı dersinde, aydın ve demokrat olma bahsinden iyi not alamadığınız için; o dönemin Kültür ve Turizm Bakanı size koltuk çıkmak için bir kurtarma yazılısı yapmayı denemişti. Ama siz yazılıya girmediniz, ille de yine sözlü sınav diye ısrar ettiniz. Beyanınız bu. O zaman oturun lütfen, bizim nezdimizde notunuz sıfır!)

        
*****


-
İstanbul’da Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları’nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi hem bütün muhafazakarları aşağılamaya ve küçümsemeye başladılar.


(“Despot anlayı
ş, kibirli tavır, aşağılama ve küçümseme” konularında somut örneklerinizi dinleme ve anlama ihtiyacımız var sayın Başbakan. Aksi takdirde söylemleriniz, doğru söyleyenleri dokuzuncu köyde ağırlayan bir siyasetçi profili vermez. 


Yönetmelik de
ğişikliği konusunda sanatçılar dediler ki “Sanatsal konularda belediye memurları karar veremezler.” Yanlış mı?


Yoksa siz “Sanatsal konularda belediye memurları karar verebilirler” mi demek istiyorsunuz? Hangi oyunun iyi oldu
ğuna, kimin sahneleyeceğine, kimin neyi oynayacağına belediye memurları mı karar versin? Rejiyi, dramaturgiyi, dekoru, kostümü, müziği, koreografiyi, ışık tasarımını da memurlar mı yapsın? Bunu mu söylüyorsunuz?...


İyi ama biz uçak kullanmaya, kalp ameliyatı yapmaya, İstanbulkanal açmaya yelteniyor muyuz sayın Başbakan?...)


Siz kimsiniz? Siz her konuda söz söyleme, her konuda otorite oldu
ğunuzu iddia etme ehliyetini nereden alıyorsunuz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip olan sadece sizler misiniz?

(Biz kim miyiz? Biz sanatçılarız. Ama siz kar
şı görüşte olan herkesi “Siz kimsiniz” diyerek aşağılama hakkını nereden aldığınızı açıklama zahmetinde bulunacakmısınız, bilmiyoruz? Bu konuda lütfen “millî irade” argümanına yaslanmaya kalkmayın. Çünkü seçimler, “iktidara istediği herkesi aşağılama yetkisi verelim mi vermeyelim mi?” şeklinde yapılmaz.


Bizler bu ülkenin sanatçıları, aydınlarıyız. Bir kere yurtta
ş olarak, sanatçı olarak, istediğimiz her konuda söz söyleriz. Yoksa yasak mıydı?...


Aramızdan her konuda otorite oldu
ğunu iddia eden pek kimse çıkmadı. Tam tersine bu iddiayı sizin taşımakta olduğunuzu gözlemliyoruz.


Ama kendi alanımızda otoritelerin, yine kendi alanımızdan do
ğduğunu iddia edebiliriz.

Sanat konusunda söz söyleme ehliyetini sizden almayacağımız da açıktır. O ehliyet bize seyircilerimiz, ustalarımız, çalışma arkadaşlarımız, eleştirmenlerimiz, ödüllerimiz, kurabildiğimiz ölçüde saygınlığımız tarafından tanınır. Başbakanlıktan, Bakanlıktan ya da Büyükşehir Belediye Başkanlığından “Sanatta Otorite Diploması” dağıtılmasını tasarlamıyorsunuz umarız.


Bir ihtimal kalıyor geriye: Yoksa sanat alanlarında tayin edece
ğiniz memurlar üstünden bizzat siz mi otorite olmak istiyorsunuz? Düşünmenin vergisi yok ya, bir an için düşünelim: Bir ülkede devlet ve şehir tiyatroları ve opera ve bale ve orkestralarla korolar konusunda tek otorite Başbakan olsa nasıl olurdu acaba?...)


Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parma
ğınızı sallayarak bu milleti küçümseme, azarlama dönemi geride kalmıştır. Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini hıfzetmiş, Batı’yı diğer medeniyetleri tanıyan, bilen, öğrenen bir gençlik var.


(Dindarlıkla kindarlı
ğı birbirine karıştıran belli bir kesimden sözetmiyorsanız, sevindiricidir.)

Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatroculuk olmaz.


(
İşte bu söylediğiniz asla doğru değil sayın Başbakan. Tam tersine, gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet sanata yatırım yapar. Devlet ve yerel yönetimler eliyle/desteğiyle sanat da yapar, tiyatro da. Örnekleri ve belgeleri geçtiğimiz aylarda çarşaf çarşaf ortaya serildi. Dosya kalındır, buraya sığmaz. Bakanlarınız okuyup bir zahmet size anlatıversinler lütfen.)


Ben Kadir Bey’i tebrik ediyorum ve aynı
şeyi şu anda Bakanlar Kurulu’na getireceğim. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum. Bunu teklif edeceğim.


(Kadir Bey’i neden tebrik etti
ğinizi anlayamadık sayın Başbakan. Herhalde o da anlamamış olsa gerek? “Aynı şeyi şu anda Bakanlar Kurulu’na getireceğim, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum” diyorsunuz. Ama Kadir Bey bir özelleştirme yapmadı ki?... Sadece anlamsız bir yönetmelik değişikliği yaptı.


Ve fakat müsaade ederseniz biz de sizi tebrik etmek isteriz sayın Ba
şbakan! Bu teklifinizle bir siyasetçi olarak tarihe geçtiniz! “Okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” diyen o tarihî söyleme taş çıkarttınız. Ama biz, yine de o ifadenin irticalen konuşmaktan dolayı ağzınızdan çıkıverdiğini, aslında öyle düşünmediğinizi düşünmek isteriz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na sanatsavar ya da sanatsatar başbakan gibi isimler takılmasını istemeyiz, yüreğimiz kaldırmaz.


Ke
şke uzmanlarınıza bir danışıp bu fikri ondan sonra ortaya atsaydınız. Çünkü gördünüz işte, uzmanlarınız kısa süre sonra ıkına sıkına beşuş bir çehreyle gelip, “Baktık efendim, orada satacak bir şey yokmuş” demek zorunda kaldılar.


Yeri gelmi
şken burada bir gerçeğin de altını çizelim: Devlet Tiyatroları, 65 yıldır yurdun dört bir tarafına sanatın ışığını taşımıştır. Gelgelelim bunu cüce yatırımlarla, kendine ait olmayan çarık-çürük binalarda, üçotuz paralık bütçelerle, bir avuç denecek kadar kısıtlı kadrolarla, kıt kanaat geçinecek maaşlarla gerçekleştirmiştir.)


Özelle
ştirmek suretiyle buyurun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın.


(Özelle
ştirme dediğiniz anda Türkiye’nin sanat hayatını çölleştirmekten söz ettiğinizi biliyor olsanız gerek. Bilmeden konuşacağınıza ihtimal vermek istemeyiz. Ama bunu biliyor olmanız mı daha da acıdır, yoksa bilmiyor olmanız mı; onu biz bilemeyeceğiz. Ve bu kekremsi bilinmezlik, korkarız, sanatçılar nezdinde sizin sanat meselelerindeki hakimiyet ve ehliyetinize geçer not olarak yansımayacak.)


Destek gerekirse, gerekti
ği zaman bizler de hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur desteğimizi veririz.


(Sizin öyle dü
şünmeyeceğinizi düşünmek isteriz ama, “istediğimiz oyunlara sponsor olur desteğimizi veririz” cümlesi, fena halde yandaş besleme durumunu çağştırıyor. Biz yine bunu kastetmediğinizi ummak isteriz sayın Başbakan. Çünkü iktidar beslemeleri sanat üretemez. Sanat doğası gereği irdeleyici, kurcalayıcı, yerine göre onarıcı, yerine göre hırpalayıcı, eleştirici, yüzleştiricidir. Sanat insanlığın yaman bir duygu ve düşünce forumudur. Hele ki tiyatro! Bakın tiyatro tarihine, en çok da müstebitlerle onların kapıkullarını anlatır.)


Melih Bey, sen de ona göre hazırlı
ğını bir an önce yap.


(Kapı dinlemeden slalom yapan dü
şüncelerinizden, Melih Bey’in de ne yapması gerektiğini anlamış olduğunu sanmıyoruz doğrusu. Yani önce Ankara’da bir Şehir Tiyatrosu kuracak, sonra onun sanatsal yönetimine belediye memurlarını mı getirecek? Yoksa olmayan tiyatrosunu önce kurup sonra özelleştirecek mi? Büyük olasılıkla bu çelişik ifadeler karşısında, o da apışıp kalmıştır...)


İşte buyurun özgürlük, istediğiniz oyunları istediğiniz gibi oynayın istediğiniz yerde oynayın kimse engel olmaz. Ama kusura bakma geleceksin Şehir Tiyatrosu’ndan hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz. (2012 Nisan)


(Yine yanıldınız sayın Ba
şbakan. Kusura bakmayın ama, söylediğiniz şey saçma. Bir kere “Hem belediyeden maaşını alacaksın” kısmı saçma. Bir sanatçı resmî bir kurumda çalışıyorsa, maaşını elbette devletten alacak. Halkın vergilerinden oluşan kaynaklardan alacak. Kimsenin beybabasının kesesinden alacak değil. Yani burada “parayı ben veriyorum, biz veriyoruz” anlamına kayabilecek bir söz saçmadır. Siz de pekala bilirsiniz ki iktidarlar, halkın vergilerinden oluşan kaynakları yönetir, beybabasının parasını değil. Söylediğinizin saçma kaçtığını siz de farketmiş olmalısınız ki, bir hafta sonra şöyle düzelttiniz: “Finansmanın gerçek sahibi millettir”...


Lütfen kusura bakmayın ama, cümlenin devamındaki “ondan sonra istedi
ğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz” kısmı büsbütün saçma. Herhalde devlet hizmetinde çalışıyor diye, sanatçıların ve ortaya koydukları bireysel/kollektif ürünlerin, iktidara övgüler düzmesini beklemiyorsunuz? Takdir edeceğiniz üzre kasideperdazlık padişahlık dönemlerinde kaldı. Sanatı iktidara kıyakçı tutmak, çağdaş dünyada yoktur. Böyle bir beklenti, uygar devlet yapısı ile de bağdaşmaz, demokrasi fikriyle de, sanat kavramıyla da.


Yok e
ğer maaşlarını belediyeden alıyorlar diye sanatçılar, tiyatro sanatının en temel isterlerine aykırı bir takım kurallara boyun eğsinler istiyorsanız; bağışlayın, bu da saçmadır. Çünkü gerçek sanatçı, üretim alanının ve sürecinin tek hakimidir, velayet ve vesayet kabul etmez. Sık kullandığınız bir söz var: “Bizim niyetimiz üzüm yemek, bağcı dövmek değil”. Güzel söz. Ama bu durumda sizinki galiba “baltayı alıp bağa girmek” oluyor.


Sonuç olarak bu ba
ğlamda “parayı veren düdüğü çalar” anlayışı çoktan iflas etmiştir.

Özetleyecek olursak: Parasal kaynak halkın vergilerinden oluşur. Devlet halkı için sanat yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Sanat için gereken kaynak, iktidar eliyle değil, özerk kurum/kurumlar aracılığıyla rasyonel biçimde dağıtılır. Sonra çeşitli sanat alanlarında faaliyet gösteren özerk sanat kurumları düdük yapar. Sanatçılar da çalar.


Kime kaç tane düdük verilece
ğine, kimin hangi tip düdüğü çalacağına, düdükten nasıl nağmeler yükseleceğine, hükûmetler karışamaz. Demokrasilerde öyle bir usul yoktur, kuşkusuz biliyorsunuz.)

        
*****


- Mesele kendilerine küçük iktidar alanları olu
şturmuş, kendilerine küçük rant alanları oluşturmuş, köşeleri tutmuş ideolojilerin arkasına sığınarak, kendi doğrularını 75 milyona dayatma gayreti içine girmiş, seçkincilerin millete tepeden bakma meselesidir.


(
İster misiniz bu cümleyi bir de şöyle okuyalım sayın Başbakan: “Mesele kendilerine geniş iktidar alanları oluşturmuş, kendilerine büyük rant alanları oluşturmuş, köşeleri tutmuş, ideolojilerin arkasına sığınarak kendi doğrularını 75 milyona dayatma gayreti içine girmiş dincilerin, millete abanma meselesidir.”


Eyvah! Bu cümleyi 10 yıllık iktidarınızı ele
ştiren biri söylemiş olabilir mi? Pekala olabilir. Ve kendine pek çok yandaş bulabilir. Oysa sadece 4 tanecik sözcüğü değiştirdik. Peki bu küçük değişikliği neden yaptık? Bu tür genellemelerin ne kadar kolaycı, ne kadar kalın doğranmış, ne kadar hakaretamiz olabileceğini örneklemek için. Biraz demagoji cambazlığı ile bu tekniği, izleyen cümlelerinizin tamamına uygulamak mümkündür. Eğlenceli de olur. İsteyen zihninden yapsın. Ama biz eğriyle doğruya biraz daha derinlik kazandırmaya çalışalım:

Her sözün başında “bunlar, bunlar” diye küçümsedikleriniz kimlerdir? Yani gerçekten kim “bunlar”?)


Bunlar Tanzimat'tan bugüne kadar her
şeyi en iyi kendilerinin, en doğruyu sadece ve sadece kendilerinin bildiğini iddia ederler.


(Evet, öyleleri de vardır belki ama, “bunlar” deyince herkes onu “hepsi” diye anlayabilir. Peki bu sanatçıların Tanzimat’tan bu yana bihakkın dirsek çürütmü
ş, mürekkep yalamış, sakalını ağartmış, bilgelik mertebesine varmış olanları yok mudur? Sanatıyla milletinin ayağının türabı olanları, milletin gönlünün tahtında oturanları neden unuttunuz birden? Namık Kemal, Tevfik Fikret, Şinasi, Muhsin Ertuğrul, Afife Jale, Mimar Kemaleddin, Cemal Reşit Rey, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Haldun Taner, Münir Özkul, Aşık Veysel, Ruhi Su, Neşet Ertaş ve daha niceleri... Bu durumda “bunlar” onları da kapsıyor mu? O zaman kim bunlar? Hayaletler, öcüler mi, karakoncoloslar mı?)


Bunlar millete tepeden bakarlar, bunlar kendi ürettiklerinin yüksek sanat oldu
ğunu iddia eder. Örneğin; Kahramanmaraş'ın söz ustalarını, kalem erbabını, Anadolu'dan Trakya'dan yetişmiş ustaları küçümser, kaale almazlar.


(Yoksa bizim bilmedi
ğimiz “Bunlar” diye bir sanat akımı mı var sayın Başbakan? “Bunlar” diyerek herkesi bir torbaya tıkmanızın anlamı nedir? Evrensel ölçekte yüksek sanatı üretenleri neden görmezden geliyorsunuz? Türk sanatının bayrağını uluslararası alanda dalgalandırmış Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Güngör Dilmen, Cüneyt Gökçer, Yıldız Kenter, Genco Erkal, Mehmet Ulusoy, Timur Selçuk, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Leyla Gencer, Suna Kan, İdil Biret, Nuri İyem, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi, Metin Erksan, İlhan Koman, Kuzgun Acar, Fazıl Say, Gürer Aykal, Selman Ada, Fikret Mualla, Bedri Baykam ve daha yüzlercesi, binlercesi?... Onlar da sizin “bunlar”ınıza dahil mi?


Sanatçıları halkın gözünde dü
şman bir cephe olarak boyamak ihtiyacını neden duyduğunuzu kestirmek çok zor. Ama inanın, herkesi bir boyaya batırma hoyratlığına katlanıp sessiz kalmak daha da zor.)


Bunların siyasi kanadı nasıl ki Türkiye'nin tapusunu kendisinde zannediyorsa, bu seçkinciler de sanatın, bilimin, bilgi ve tefekkürün tapusunun kendi ellerinde olduklarını zannederler. Sanatın, sanatçı kimli
ğinin, aydın yazar kimliğinin arkasına sığınırlar, kendilerini sadece o dar kalıplara mahkum etmekle kalmaz, bu ülkenin gerçek sanatçılarına da haksızlık yaparlar.


(Sanatın, bilimin, bilgi ve tefekkürün tapusunun Ba
şbakanlıktan dağıtılmadığı gerçeğini daha önce vurgulamıştık sayın Başbakan. Sanatçıların zaman zaman birbirlerine haksızlık ettikleri belki doğrudur ama; bu ülkede siyasetçilerin halka ve sanatçılara reva gördüğü baskıların, haksızlıkların karşısında, devede toynak kalır.)


Bunlar sanatı sanat için yaparlar, bunlar sanatı toplum için yapmazlar. Sanat, toplum için yapılır. Sanat, toplum için yapılırsa de
ğer ifade eder, bunlar elitistir, jakobendir, bunlar kendi kast sistemlerine başkalarının girmesine asla müsaade etmezler.


(Hangi yazarın, hangi yönetmenin, hangi tiyatronun, o ya da bu tercihle davrandı
ğını nerden bildiniz, gördünüz, kavradınız, ölçtünüz de bu tür karalama salvolarına giriştiniz sayın Başbakan? Bu ülkenin sanatçılarına, tiyatrocularına, elitist, jakoben yakıştırmalarını yapma hakkını ve ehliyetini nereden bulduğunuz, ciddi bir merak konusu.


Bu söylediklerinizle, sanat konularında takdir, tercih ve karar ehliyetini edinebilme ihtimalini neredeyse tamamiyle yoketmi
ş oldunuz sayın Başbakan. Sanatı öyle yapan da olur, böyle yapan da. Öyle inanan da olur, böyle tercih eden de. Artık sanatın varoluş nedenleri ve biçimleri, bu düzeyde tartışılmıyor. O dedikleriniz lise münazaralarında kaldı.


Ve i
şte sanatın en temel hazinesi, varlığının güvencesi, bu tür buyruklara boyun eğmemesidir. Bakın bir Alman Cumhurbaşkanı, şair, felsefeci, yazar ve müzisyen Theodor Heuss daha 1950’lerde ne diyor: “Siyasetle sanat yapılamaz. Sanatla siyaset, belki.”)


Hem devlet tiyatrosundan maa
ş alacak, hem şehir tiyatrosundan maaş alacak, istediği zaman dizi filmlerde oynayacak, istediği zaman başka yerlerde rol alacak, her yerden de bu şekilde nemalanacak. Mesele bu.


(Dönem dönem çok gerileyen maa
şlar evi geçindirmeye yetmiyordur belki ve evde evlad-ü ayâl? Belki siyasilerin vesayet altında tutma merakı yüzünden kendini yenileyemeyen kurumlarda bazı kuralsızlıklar vardır? Belki kanun eskimiştir? Belki tüzük ya da yönetmelik uygun yapılmamıştır? Belki bireysel ilişki dargörüşlülüğü ile buna göz yuman yöneticiler de olmuştur? Belki gemiciğini kurtaran kaptan olmak isteyenler çıkmıştır? Belki gerçekten nemalanmak için hileli davranışlara sapan bazı sanatçılar da olmuştur? Öyle olsa bile, toptancılık yaparak herkesi birden bu biçimde suçlamanız bühtana girmez mi?


Hem kurumlarda o tür sapmalar varsa, yönetimler önlem alır, giderir. Rasyonel çalı
şmayı sağlayacak değişiklikler yapılabilir. Yeryüzünde yeniden yapılandırma denilen bir şey var. Üstelik bu tür bir yeniden yapılanma ihtiyacını ilk hisseden sanatçılar olmuş, çalışmalar yapmış, belgelemişlerdir.  O dosya da kalındır, bu yazıya sığmaz.


Şimdi: Pürüzleri giderecek, kurumları tazeleyecek, daha verimli, daha rasyonel çalışmalarını sağlayacak bir reform üzerinde düşünülemez mi sayın Başbakan? Belki çözüm yerinden yönetimde, objektif değerlendirmede, pozitif yarıştadır? Yöneticilerin bu konuları tartışmaktan, öneriler almaktan, çözüm yollarını konuşmaktan kaçınmasının, “Hayır, böyle olacak” diye kestirip atmalarının anlamı nedir? Sayın Bakanın sık sık sözünü ettiği çoksesliliğin yolu buradan geçmez mi? Kurumları satışa çıkarmaya kalkmak, kadrosuzlaştırıp içini boşaltmak, emekliliği teşvik edip içerden göçertmek, üstelik o içi boşalmış kurumların bütçelerini tayinle gelen bir kurulcuk eliyle yandaşlara peşkeş çekmek, böylece halkın sanat ihtiyacını ihale-rant sarmalına terketmek, yıkımcılık değilse nedir?)


Son birkaç gündür zihinlerinin ardındakini ortaya dökmeye, niyetlerini açık etmeye ba
şladılar, daha önce çıktılar, bu kesim millete 'bidon kafalı' dedi, çıktılar bu aziz millete “göbeğini kaşıyan adam' dediler, şimdi de 'kasaba bürokratı' diyerek, 'belediyedeki temizlik işçisi tiyatrocu oluyor' diyerek, kendilerince yine milleti aşağılıyor, küçümsüyorlar.


(Sayın Ba
şbakan, büyük bir ustalıkla bin dereden su getirip laf çevirerek, at izini itizine karıştırıyor, bu ülkenin sanatçılarını aşağılıyor, küçümsüyorsunuz. Ama bunca demagojiye rağmen, korkarız ne istediğinizi hala anlatamadınız. Bürokratlarla temizlik işçileri tiyatrocu olsun ya da tiyatroyu yönetsin, bunu mu istiyorsunuz?...)


Rahmetli Cem Karaca, bunlara o güzel
şarkısıyla gereken cevabı aslında zamanında verdi. Ne dedi biliyor musunuz? 'Bunlar aydın değil, bunlar yarım porsiyon aydın' dedi. Rahmetli Cem Karaca'nın deyimiyle bunlar barlarda, barların önlerinde viski, bir elleri çenelerinde, kaşları hafif yukarıda bilgiç bakışlarla hiçbir şey üretmeden sadece hakaret ederler. Tiyatrodan sadece bunlar anlar, sinemadan, müzikten, heykel, resim, edebiyattan sadece bunlar anlar, bunlar milleti beğenmez, milletin alın terini beğenmez, milletin kültürünü, tercihini beğenmezler.


(Bir “bunlar” makamı tutturmu
ş, düğünde silah sıkar gibi gelişigüzel saydırıyorsunuz sayın Başbakan. Demagoji şahlanınca, akl-ı selim de başını alıp gitmek istiyor. Sizin “bunlar” dedikleriniz, bu devletin açtığı okullarda okuyup, bu devletin kurumlarının açtığı zor sınavları kazanıp, devletin görevlendirdiği yerde, heryıl sezonun yarısını turnelerde geçirerek çalışan, memleket çocuklarıdır. Patagonya’dan gelmediler.

 


Ş
urada da bir duralım lütfen: Elbette sinemadan sinemacı ve sinemasever anlar, müzikten müzisyen ve müziksever, tiyatrodan, heykelden, resimden ve edebiyattanda aynı şekilde. Meramınız nedir? Onlar anlamayacak da, siz mi anlayacaksınız?... “Sayın Başbakan hepimizden daha iyi anlar bu işlerden” dememizi mi istiyorsunuz?


Bu noktada,
şu sosyolojik gerçeği hatırlatmak zorundayız. “Bunlar, bunlar” diye haksız biçimde abandığınız o insanlar ve onların topluma katkıları olmazsa; ekonomi, kalkınma, zenginlik ve uygarlık, beton, asfalt, plastik, metal ve cam yığınından ibaret kalır. Madmax filmlerine doğru bir yolculuk başlar.)


Yıllarca karikatürlerle a
şağıladılar bu milleti, yıllarca köşelerinden, ekranlarından aşağıladılar, yıllarca oyunlarında, filmlerinde, yazılarında bu ülkenin gerçek hizmetkarlarını, din adamlarını aşağıladılar. Finansmanı devletten aldılar, ama finansmanın gerçek sahibi milleti aşağıladılar. (2012 Mayıs)


Bütün bu ölçüsüz ve ölçeksiz de
ğersizleştirme çabalarına, hadi bir şarkı da bizden size gelsin: “Sanatçıyı koy çuvala, salla salla vur duvara”...)

        
*****


- Devlet Tiyatroları’na 140 milyon TL harcadık 4 milyon gelir sa
ğladılar. 140 milyon Türk Lirası nire, 4 milyon Türk parası nire.


(Deyimi ba
ğışlarsanız, işte şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik sayın Başbakan. Paradan konuşacaksak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2012 bütçesinden aldığı 3 milyar 891 milyon TL. Geliri 0 TL.


Uygar bir ülkede devletin dinî inançlar alanındaki hizmetleri kadar -ki o hizmetin de objektif olması gerekir, ayrıkonu-, sanata deste
ği de insana yatırımdır, vazgeçilemez. İnsanlarının daha birikimli ve mantıklı, daha olgun ve ufku geniş, daha incelikli, hoşgörülü ve duyarlı olmasını istemeyen bir devlet, uygar olabilir mi? Düşlerini satıp buradan kaç para kazandığını sayan bir devlet, uygar olabilir mi? Sanat alanındaki birikim ve kazanımları, vahşi kapitalizmin açgözlü kantarında tartan bir devlet, uygar olabilir mi? Sorunun yanıtı tektir, değişmez: Hayır, olamaz!)


On yıllar boyunca sırtlarını statükoya dayadılar oradan nemalandılar.
Şimdi de statükonun değişmesinden ciddi rahatsızlık duyuyorlar.


(Statüko de
ğişmiyor ki, statü yok ediliyor?...


Anayasamız sanatın yaygınla
ştırılması ve tüm vatandaşların yararına sunulması görevini devlete vermiştir. Madde 64: “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.”


Devlet bu görevini uygun ortam ve olanakları hazırlamak biçiminde gerçekle
ştirmeli, hükûmetler bu görevin devredilemeyeceğini, taşerona verilemeyeceğini, fason imalata geçilemeyeceğini,rant ve ihale kapısı yapılamayacağını bilmelidir.)

Kusura bakmasınlar, çok bilmi
ş despot tavırlarıyla millete de milletin hükümetlerine de parmak sallayarak azarlama dönemi artık geride kaldı. Milletin en masum taleplerini irtica diyerek, gericilik diyerek, yobazlık diyerek bir kaşık suda boğma dönemleri artık geride kaldı. Sanatın, sanatçının kimliğinin, aydın, yazar kimliğinin arkasına sığınıp milleti küçümseme, milleti azarlama, milleti hizaya sokma dönemi artık geride kaldı ve artık tarihe kavuştu. Milletin parasını, milletin vergisini, tüyü bitmedik yetimin hakkını alıp ondan sonra da milletin tercihlerini, seçtiği hükümetleri aşağılama, tahkir etme dönemi artık kapandı. Bundan sonra buyursunlar sırtlarını devlete değil, o aşağıladıkları, o 'kasaba bürokratı' dedikleri, 'temizlik işçisi tiyatrocu' dedikleri millete gitsinler, başvursunlar.


(Kimseyi küçümseme niyetiyle söylemiyoruz. Ama ülkemize, toplumumuza, sanatımıza ve mesle
ğimize duyduğumuz sorumluluk gereği bir kere daha hatırlatalım:


Tekraren söyleyi
şinizden, sanat alanlarında üst düzey yönetimini “bürokrat”lar aracılığıyla bir ihale-rant sarmalına bırakma niyetinde olduğunuz anlaşılıyor. Bu takdirde yandaş ihalecilerle muhafazakâr rantçılar ortaya fırlayacak ve sonuç muhtemelen sizi ve iktidarınızı pohpohlayacak, takma bıyık asma sakal müsamerelerden başka bir şey olamayacaktır.)


Bu ülkede siyasette, bürokraside, hukukta kast sistemi, hanedanlık sistemi Ak Parti ile birlikte sona ermi
ştir. Bizzat gerçek aydınların, bizzat bilim adamlarının çabalarıyla, gayretleriyle sanatta, bilimde, fikir hayatında da kast ve hanedanlık sistemi artık son bulmak zorundadır. Bu millet artık aşağılamalara, tahkire boyun eğmeyecektir, bu millet kendi tercihlerinin talep ve arzularının yok sayılmasına artık göz yummayacak. Bu millet kendi özvatanında, kendi öz yurdunda artık parya muamelesi görmeyecek. Ak Parti ile birlikte millet bürokrasinin ve bürokratik elitlerin hizmetkarı olmaktan çıkmıştır. Bürokrasi artık milletin hizmetine girmiştir, Allah'ın izniyle bu değişmeyecek.


(Devlet Tiyatroları’nın ve
Şehir Tiyatroları’nın yerli oyun oynama ısrarını, Devlet Tiyatroları’nın repertuvarının yüzde ellisini yerli oyunlardan oluşturma ilkesini, kuruluşunun 60. yılında 60 yerli oyunla bir sezonun tümünü yerli oyunlara ayırmış olmasını bir hatırlayalım lütfen.


Bu yerli oyunlarda bu millet anlatılmıyordu da Letonlar, Laponlar, Japonlar mı anlatılıyordu? Bu yerli oyunları bu milletin çocukları yazmadılar mı, onlar oynamıyorlar mı? Üstelik de bunu her gün salonları doldura doldura bu millete oynamıyorlar mı? Yazan bu milletten de
ğil, sahnedeki milletten değil, salondaki bu milletten değilse; şu Millet kim diye sormazlar mı?...)


Karde
şim sen tiyatro mu oynayacaksın özgürce hareket et, kurun kendi aranızda tiyatronuzu, buyurun serbest olarak, özel sektör olarak bu alana girin.


(Burada bir belgeye ba
şvuralım. Mayıs 2012: “Erzurum Valiliği ile Erzurum Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü arasındaki Kültür ve Sanat Protokolü çerçevesinde, illerde “Tiyatro Seyretmeyen Çocuk Kalmasın” projesine ait “Bremen Mızıkacıları” adlı oyunun 20 günlük turne programı ve seyirci sayıları. Köprüköy 518, Pasinler 537, Karaçoban 846, Çat 658, Narman 407, Karayazı 438, Oltu 620, İspir 1370, Aşkale 420, Tortum 427, Pazaryolu 558, Hınıs 423, Tekman 348, Olur 552, Uzundere 928, Şenkaya 414, Horasan 838. Toplam 10.302. Önemli not: Toplam seyirci sayısının % 92’si ilk defa tiyatro izlerken, geriye kalan %8’lik kısım ise geçen sene Erzurum Devlet Tiyatrosu tarafından yapılan ilçe turnelerinde tiyatro seyretti. Erzurum Valiliği, tarafından görevlendirilen personelce imzalı resmî belgelere göre hazırlanmıştır.” Şu pek güvendiğiniz özel sektör, vazgeçilmezi olan kâr güdüsü altında bunu nasıl başarabilir? Biraz insaf lütfen. Eğer bundan da etkilenmiyorsanız, zaten söylenecek bir şey kalmadı demektir...)


Ne kadar Türkiye'de sahnemiz var, bizim dönemimizde tiyatro sahneleri hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek
şekilde artmıştır.


(O sahnelerin ne kadar sahneye benzedikleri, ayrı bir yazının konusudur.)


Bu sahnelerde sizleri destekleriz, yeri gelir senaryoyu be
ğenirsek bizim de inceleme kurullarımız buralara sponsor olur, buralarda da destekleriz, ama artık bugüne kadar geldiğiniz anlayış olmayacak.


Özgür olun, özerk olun, özel olun, ama artık devlet tiyatro sahnesinden çekiliyor, buyurun siz tiyatro sahnesinde kalın. (2012Kasım)


(Yine tekraren söylemi
şsiniz: “yeri gelir senaryoyu beğenirsek bizim de inceleme kurullarımız buralara sponsor olur, buralarda da destekleriz”. Gerçi onun adı senaryo değildir, senaryo sinema terimidir sayın Başbakan ama önemli olan orası değil. Önemli olan şurası: Bunu söyledikten sonra araya bir güzel “özerk” lafını da katıvermişsiniz. “Beğenirsek”le, “inceleme kurullarımız”la, “sponsor oluruz”la, “destekleriz”le, özerkliğin ne ilgisi var Allah aşkına?)

        
*****


- Sanatçı camiasından bu sürece destek verenlere de 'yazıklar olsun' diyorum. E
ğer siz şu ana kadar sanatınızı icra etmek için çalışıyordunuz da AK Parti iktidarı sizin sanatınızı icra etmenize mani mi oldu? Bir yerlerde şarkı söylemek istiyordunuz da, türkü söylemek istiyordunuz da, pop müziği söylemek istiyordunuz da AK Parti iktidarı sizlere 10 yıldır mani mi oldu? Neyinize mani olduk ki şimdi bu yaygaraları koparıyorsunuz? Eğer bir sıkıntınız varsa bunu benim Kültür Bakanımla da, belediye başkanlarımla da, benimle de görüşürdünüz.

 
(Sayın Ba
şbakan, siz “sanatçı camiası” derken şarkıcı, türkücü ve popçuyu mu anlıyorsunuz acaba? Kuşkusuz onların içinde de çok değerliler vardır ama, biz sanatçılar “sanat çevresi” deyince, belediyelere konsere gidenlerden daha farklı ve geniş bir çevreyi kastederiz genellikle. Sizin için sanat camiası bu mudur? Şu “yazıklar olsun” sözünün bizlere kadar uzanıp uzanmadığını anlayabilmek içindir bu soru. Yoksa Gezi Parkı sürecine kahir ekseriyetimiz gönülden destek verdi ve dayanışma gösterdi. Bu arada sanatçı Mehmet Ali Alabora’yı hedef göstermenizi de, sığdıracak bir sıfat bulamadığımızı eklemek isteriz. 

 
Üstelik bu sözleriniz, sanatı ve sanatçıları vesayet ve velayetiniz altında gördü
ğünüze işaret ediyor. Sanat üretimine yapılacak devlet desteğini, sanki sizin “bahşettiğiniz” bir şeymiş gibi görmek ya da göstermek istediğiniz düşünülebilir. Buradan da sanatçıların rica-minnet etmelerini ve “bahşettiğiniz” şeyler karşısında, “şükretmeleri”ni beklediğiniz sonucu çıkar. Sanatçılar devletin görevi ve sorumluluğu kapsamındaki bir şey için size neden şükretsinler? Korkarız, bütün bu sözleriniz bir çeşit dalkavukluğa davet şeklinde anlaşılabilir sayın Başbakan.


Kaldı ki bakanlarınız ve belediye ba
şkanlarınız, sivil çevrelerle görüşmeyi sevmiyorlar, istemiyorlar. Görüşseler bile düşünce ve önerilenlere kulak asmıyorlar.)

Ama biz
İstanbul'da Muhsin Ertuğrul'u yıktık. 'Oraya cami yapacak' dediler. Ne oldu, ne yaptık? Daha muhteşem bir tiyatro merkezi yaptık. Altında 3 bin 500 kişilik kongre merkezi yaptık. Şimdi gelmişler, Atatürk Kültür Merkezi'nin çatısına çıkıyorlar. 'Yıktırmayız'. Ona senin gücün yetmez, yıkacağız. Niye? Daha güzelini yapmak için.(2013 Haziran)


(Söyledi
ğiniz doğru değil sayın Başbakan. Muhteşem bir tiyatro merkezi yapmadınız. Bina önü özürlü (kapıdan adımınızı attığınız an araç yolundasınız), gişesi özürlü (yağmura açık), ön fuayesi özürlü (orantısız küçük), salonu özürlü (salonun en kıymetli seyirci bloku merdivenlere feda edilmiş), ışık köprüleri özürlü (spot asabilmek için cambazlık gerektiriyor), sahne arkası dekor asansörü özürlü (hemzemin yükleme ve yükseklik sorunu var), dahili ve harici sirkülasyonu özürlü (Kongre olduğu zaman binaya giriş yasaklı, dolayısıyla kongre günlerinde temsiller iptal ediliyor), evet, özürlü bir sahne yaptınız.


Do
ğaldır ki bu örnek, Atatürk Kültür Merkezi hakkındaki tasarılarınızı da kuşku alanına çekiyor. Kaldı ki çekiştirmeler ve inatlaşmalar, AKM’yi 5 sezon boyunca atıl bıraktı. Toplam seyirci kaybı 2 milyonu aşkındır.)

        
*****


Kültür ve Turizm Bakanımız
şöyle diyor: “Mesele tiyatro meselesi ya da opera, bale meselesi ya da şu sektör meselesi değil. Mesele; devlet-sanat üretimi ilişkisinin yeniden sivilleşme, çoğulculaşma ve özgürleşme bağlamında çağdaş standartlara uygun olarak düzenlenmesi meselesidir. Taslak bitmek üzere, son gözden geçirmeleri yapıyoruz. Kısa zaman içinde son halini veririz."


Ne var ki taslakta, özerklik, siville
şme, çoğulculaşma kavramlarından ve çağdaş standartlardan eser yok. Bütün sanat kurumlarını yoketmeye, bütün sanat alanlarını hükûmetin doğrudan tayin edeceği bir kurul aracılığıyla denetim altına alma, bağımlılaştırma, hatta boyunduruk vurmaya yönelik bir girişim.


Sanat çevresinde, kendisini ana-babamız, ebemiz, dadımız, vasimiz, velimiz, ö
ğretmenimiz, hocamız, imamımız, bekçimiz, başçavuşumuz, komutanımız, amirimiz, alimimiz, ustamız, profesörümüz, rejisörümüz, orkestra şefimiz, idolümüz, divamız, popstarımız olarak gören bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz duygusu yaygınlaşıyor.


Oysa ça
ğdaş standartlara uygun olan özetle şudur:


Sanat insana ve topluma yatırımdır.


Desteklemek ve yaymak devletin görevidir.


Bilim ve sanat özgürdür.


Kurumları özerktir...


Biliyorsunuz Manyas Ku
ş Cenneti ölmek üzere. Çevresinde kurulan tavuk çiftlikleri yüzünden. Hormonlu ve antibiyotikli tavuklar yetiştirip para kazanmak için, her biri kendince bir kuş cenneti olan sanat kurumlarını yok etmenin, bir anlamı, bir ufku var mı?...

 


Oyun Dergisi Temmuz 2013 

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019