Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 14
Sayı: 1736




Ülkemizde düzenlenen Müzik Festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkın müzik zevkinin kalitesinin yükseltilmesinde bir katkısı yoktur.
Lokal müzik eylemleridir, sınırlı sayıda dinleyici kitlesine hitap etmektedir.
Sayıları çok azdır, bu nedenle artırılmalı, daha geniş halk kitlesine ulaşılmalıdır.
Müzik Festivallerine yapılacak akademik işbirliği ile eğitim-öğretim hüviyeti kazandırılmalıdır.
Ülkemizde yeterli sayıda müzik festivali yapılmakta ve yeterli sayıda dinleyiciye ulaşmaktadır.
Ülkemizin daha önemli sorunları var, şimdi festivalin sırası değil.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 






Şu an 63 müzisyen gazete okuyor
 
 
Esra Yıldız
 
 
Yayımlanan Sayı :

Kötülük Çiçeği : Diamanda Galas - 06.10.2006





Sesleniyorlar : Günah işliyorsunuz!

Bunu çoktandır biliyoruz.

Çoktandır biliyoruz da ne yapıyoruz?

Sizler, ölümün değirmenlerinde

müjdelerin beyaz ununu öğütüp,

kardeşlerimizin önüne koymaktasınız

Bizler, zamanın aklaşmış saçlarını sallıyoruz.

Paul Celan



Yirminci yüzyılın iki dünya savaşına ve sonrasındaki olaylara tanıklık etmiş bireyleri, "yarı belinden bölünmüş" hayatlarına, ürettikleriyle, eserleriyle, eylemleriyle direnmeye çalıştılar. "II. Dünya Savaşı' ndan sonra şiir yazımının olanaksız olduğunun" söylendiği bu yüzyılda, "Bunlar da mı insan" adlı eserinden başlayarak, tüm yaşadıklarını, insanlığın ortak bilincine kazımaya, ilerleyen yaşlarına kadar devam eden ama yine de sözcüklerin bu tanıklık için yeterli olmadığına kanaat getirip, intihar eden Primo Levi ya da tüm yakınlarını toplama kamplarında yitirdikten sonra yaşamanın hiçbir şekilde olanaklı olamayacağını anlayıp, kendini Seine Nehri'nin sularına bırakan Celan, müzikte Schönberg ile başlayıp, devam eden süreçte, sayısız müzisyen ve farklı alanlardaki birçok sanatçı, eserleriyle bu kıyımlara tanıklık etmeye, insanlığı yaşananlarla yüzleştirmeye çalıştı. Kendisi performans sanatçısı şeklinde nitelendirilmeyi pek istemese de, sanat alanında gerçekleştirdikleriyle, durduğu konum "performans" kavramı içinde değerlendirilebilecek Diamanda Galas, sesinin, kendisinin deyimiyle sözcüklerinin ve yazarlığının ön planda olduğu gösterilerinde, hem yirminci yüzyılın Nazi vahşetinin kurbanlarının hem de çağın vebası AIDS hastalığına yakalandıkları için toplumdan dışlanmışların, acılarını haykırdı.

"Beden hedefe götüren yoldan çıkarır bizi, ona bakmak zorunda olduğumuzdan sayısız talepte bulunur bizden. Savaşlar, nefret ve kavgalar gerçekte yalnızca bedenin ve onun arzularının bir sonucu değil midir?"

Platon, Phaidon

Platon'un, ruhu içinde tutsak ettiğini söylediği ve tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğü bedenin dışlanması ve sanatta bir aracı olarak kullanılması, yüzyılımızda da, "performans" 'ın önemli hareket noktalarından biri oldu. Performansın bu aşamaya gelinceye kadar geçirdiği süreçte, sahip olduğu özgürlüğe onu kavuşturan ve Galas'ın da "insan kılığına bürünmüş ses tiyatrosunu" gerçekleştirmesinde, Antonin Artaud'un etkisi yadsınamaz. Platon'un gerçek yaşamın taklidini olumsuzlaması gibi Artaud da, yaşamın bir başka sureti olan sahici tiyatronun ortaya çıkacağını ileri sürmekteydi [Candan., A.(1995) Yirminci Yüzyılda Tiyatro. İstanbul :Yapı Kredi Yayınları]. Artaud, "Tiyatro ve İkizi" adlı eserinde, veba hastalığının kişinin aniden ölümüne sebep olması gibi , tiyatronun da insanı, birdenbire etkisi altına alıp, gösterime katılmadan önceki halinden farklı yapabilmesi gerektiğini söyler. Diamanda Galas da benzer şekilde, çağın vebası olarak adlandırılan AIDS hastalığının kurbanlarına adadığı üçleme oluşturan albümlerinde, bu irkiltme ve farklılaştırma duygusunu, izleyiciye ve dinleyiciye en yoğun şekliyle hissettirmeye çalıştı. Saint John Katedrali' ndeki gösterisi, izleyiciyi böyle bir etkide bırakmayı isteyen gösterilerinin başında gelmişti.

Fütürist ve Dadacıların eylemleri, 1950'lerde besteci John Cage'in koreograf Merce Cunnigham'la yaptığı rastlantısallık ve belirsizliğin ön plana çıktığı gösterileri, Yves Klein'in sanata özgürlük kazandırmak için, vücutları boyaya bulanmış modellerini, tuvalleri üzerinde gezindirerek gerçekleştirdiği "Mavi Dönemin Antropometreleri" başlıklı gösterisi, Joseph Beuys'un, Amerikalılara vahşi geçmişlerini hatırlatmak üzere, çakal türünden bir hayvanla, bir odada, bir hafta kalarak (yapılan vahşeti ön plana çıkarmak için, hayvanın saldırıda bulunduğu yünle sarılmış bedeninin gösterinin merkezinde olması) gerçekleştirdiği eylem ve daha birçokları, sanatın daha çok içeriğine yüklenildiği, giderek rasyonelleşen bir dünyaya duyulan tepkileri dile getirmekteydi. Seyirci ile kurulan doğrudan ilişki ile, çeşitli disiplinlerin çarpıcı anlatımlarından yararlanan performans sanatı, bedeni redderek onu sanat "nesnesi" konumuna indirgeyen sanatçıların gösterileriyle 70'li yıllarda da devam etti. 60'lı yıllardan başlayarak, Viyana Aksiyoncuları olarak adlandırılan hareketin öncülerinden Hermann Nitsch'in, kendi bestelediği , köklerini ritüellerde bulan müziği eşliğinde kesilen bir domuzun kanıyla banyo yapılmasını içeren eylemleri, insanoğlunun bu yüzyılda gerçekleştirdiklerinin, geçmişte yaptıklarından daha az şiddet ve vahşet içermediğini hatırlatmak, "elleri kardeş kanına bulanmış Kabil'in çocukları" olduğumuzu hatırlatmaktı. Galas'ın 1982 yılında çıkardığı albümündeki ( The Litanies of Satan ) Baudelaire'in aynı isimli eserinden bestelediği, çığlıklar, fısıltılar, inlemeler ve homurdanmalarla şizofren bir karakterin değişik ruh hallerini anlattığı ve bunun için kendi yarattığı beşli mikrofon tekniğiyle dinleyende irkiltme yaratma isteği amacı güden şarkıları, insanoğluna bu barbar köklerini hatırlatmaya yönelikti. Jeremy Bentham'ın Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu adlı eserini de etkilemiş 1843 tarihli "Panopticon" adlı eseriyle aynı ismi taşıyan Panoptikon adlı abüm olmamış yapıtı, ömür boyu hapise mahkum edilmiş bir mahkumun gözünden, bedene uygulanan şiddeti ve onun gözetlenmesini anlatıyordu. Böylelikle Galas, bazı albümlerinin hem müzikal (farklı vokal tekniklerinde yoğunlaşarak klasik anlamda ses kullanılmasını yadsıması) hem de tematik altyapısını, Platon'un anlayışı çerçevesinde, savaşlar, nefret ve kavgaların odak noktası olarak gördüğü beden üzerinde yoğunlaşarak oluşturuyordu.

"Dünyanın anlamı , dışında yatsa gerek. Dünyanın içinde herşey nasılsa öyledir, herşey nasıl olup bitiyorsa öyle olup biter, içinde hiçbir değer yoktur., olsaydı bile hiçbir değer taşımazdı."

Wittgenstein, Tractatus

3 Kasım 1918, Wittgenstein'in İtalya'da esir alındıktan sonra, bir deneme uçuşu sırasında ölen arkadaşına adayacağı kitabı Tractatus'un tamamlamış olduğu yıldır. Matematiğe ve mantığa yaslanmasına rağmen, şiir dilinin yalınlığıyla örülmüş bu yapıtta Wittgenstein, felsefenin bir dil eleştirisi olduğunu söylüyordu. Henri Michaux, Baudelaire, Paul Celan, Nerval, Lautremont, Gore Vidal gibi şairlerin metinlerinden yararlanan Galas da, bir auteur olarak ( Wittgenstein'ın dil üzerine düşündüklerinden ayrılan noktaları içermekle birlikte), müziğinde, dile verdiği önemi vurguluyordu. Müziğinde mantığa yaslanmadı belki Tractatus'un temelinde olduğu gibi. Ama, matematiği müziğinde doğrudan kullanan, Xenakis'in öğrencisi oldu ve dinleyende çaresizlik, kıstırılmışlık duygusu yaratabilmek için kullandığı beşli mikrofon tekniği ve performanslarında, önceden kaydedilmiş seslerle, müziğini, elektroniğe yaslaması, belli bir "kurgu" nun tasarlandığının işaretleriydi. Dilinin sınırlarının, dünyasının sınırları olduğunun, o da bilincindeydi. Değişik ses tekniklerini denemesi ve sesinin sınırlarını lirik sopranodan, mezzo sopranoya kadar zorlaması, düşünceyi örten dilin ve dolayısıyla dünyanın sınırlarını zorlamaya yönelikti. Akıl hastaları ve şizofrenlerin dilini kullanması, Wittgenstein'ın dilden ayıklamaya çalıştığı söz oyunlarına yer vermesi, bu dünyada söylenemeyecek olanları gösteren, Wittgenstein'ın daha çok, saçma (unsinnig) olarak nitelendirdiklerine denk düşüyordu. Dil ve sözcüklerle yapmaya çalıştığını, bilinen şarkıları - bu dünyanın dilinin sınırlarını zorlayarak- farklı anlamlarla yorumlayarak gösterdi. Pasolini'nin ve Miguel Mixco'nun şiirlerine yer verdiği Malediction and Prayer albümünde, Supremes'in çok bilinen "My World is Empty Without You" isimli aşk şarkısını, lirikliğinden uzaklaştırarak, AIDS kurbanları için söyledi. Wittgenstein'ın sanata dair söylenilebileceklerin, bu dünyaya ait kavramlarla açıklanamayacağı görüşünü, Galas'ın, sanatınının ritüele yaslanan köklerini bulduğu Nietzsche de şöyle dile getirmişti: "...dil görünüş olaylarının bir öğesi, bir simgesi olarak müziğin iç evrenini hiçbir zaman ve hiç bir yolla açıklayamaz, anlatamaz, onlar olduğu gibi kalır, dil müziğe ancak öykünmeyle yönelir, onun müzikle ancak dıştan ilintisi olabilir." Böylelikle Galas, insanların duymak istemediklerini, anlayamadıkları şekilde söyleyerek onları kendi Babil Kulesi'ne çağırıyordu.

Herhangi bir kategoriye dahil edilmesi zor gözüken kural dışı bu auteur, Yunan ve Ermeni kökenli bir ailenin çocuğu olarak Los Angelos'ta büyüdü. Klasik müzik eğitimini, ilerleyen yaşlarında gospel ve caz ile kaynaştırdı. Beethoven, Brahms, Fats Waller'ın eserlerini, Yunan ve Arap müziklerini yorumlayarak başladı piyano çalmaya. Şarkı söylemesi, Ortodoks babası tarafından yasaklanmıştı. Ama o, şarkı söylemeyen Coltrane, Ayler, Coleman gibi sanatçıların, çalış stillerini dinleyerek şarkı söylemeyi öğrendi. Nörokimyasallar ve bağışıklık sistemi üzerine araştırmalar yaptı. Biyoloji eğitimi almak için gittiği California Üniversitesi'nde müzik bölümüne başladı. Yirmili yaşlarında klasik opera tekniklerini, bel canto tekniğini çalıştı. 1973'te başladığı solo çalışmalarına underground tiyatrolarda ve psikiyatri enstitülerindeki gösterilerle sürdürdü. Pierre Boulez, Iannis Xenakis gibi Avrupa'nın öncü müzisyenlerinden ders aldı. Yugoslav besteci Vinko Globakar, lirik bir soprano gibi başlayan, bir hayvan gibi çığlıklarla devam eden bir şarkıcının bulunduğu operasında, ona başrolü verdi. Farklı, ilgi çekici, rahatsız edici dünyasını, yaptığı albümler ve gösterileriyle paylaşmayı sürdürdü izleyen ve dinleyenleriyle.

Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Kant, Aydınlanma Nedir?

Diamanda Galas, 1989 yılının Aralık ayında, bir grup sanatçıyla beraber, St. Patrick Katedrali'nde AIDS'li insanlara savaş açan kardinal O'Connor'un ayinini yarıda kesti. Kant'ın kendisine dışarıdan yüklenen bir görevi bağımlı olduğu için yerine getirenler olarak tanımladığı din adamları sınıfından bu kardinal, kamusal mekanda "konuşmanın sınırsız özgürlüğünden" yararlanmak istiyordu besbelli. Ama Galas, filminde de oynadığı Derek Jarman, ruh kardeşleri olarak gördüğü Passolini, Foucault, Genet, kardeşi Dimitri Galas gibi, bir zamanlar ve günümüzde de, din adamları tarafından cinsel tercihleri sebebiyle, AIDS'in sebebi olarak görülen kişilerle olan bireysel ilişkisini, sözde toplumu bilnçlendirmeye, aydınlatmaya çalışan bu din adamlarına, "aklının kullanımını özel alandan kamusal alana taşıyarak" kışkırtıcı eylemiyle göstermiş oldu.

Galas, yaptıklarıyla, bilim çağından sonra yeni bir trajik çağın doğduğunu haber veren Nietzsche'yi onaylıyor ve Nazi Almanya'sında, Serebrenika'da, Ruanda'da yapılanların ve bunlarla birlikte Post-Endüstriyel yıkımımız olarak adlandırdığı katliamların, dünyanın sayısız ülkesinde meşru görünümler altında yapılacağını da biliyor. Bunun için de kendi ailesini katledip, felaketini hazırlayan Oidipius gibi, insanoğlunun kendi öz kardeşlerini katlettiğini, sıranın o katledenlere de birgün geleceğini, çığlıkları, fısıltıları, haykırışlarıyla duyurmaya devam ediyor.

KAYNAKLAR:

Wittgenstein., L (2001) Tractatus. İstanbul : Yapı Kredi Yayınları.
Platon. ( 1975). Devlet. Remzi Kitabevi : İstanbul .
Kant.,I. Çev: Nejat Bozkurt.(1998) Seçilmiş Yazılar . İstanbul : Remzi Kitabevi.
Turhanlı., H.(2001). Ütopyanın Sesleri. İstanbul : Çivi Yazıları / Litera.
Nietzsche.,F.(Çev: İsmet Zeki Eyüpoğlu)(1994). Tragedyanın Doğuşu. İstanbul: Say Yayınları.
Penman., I. (2000). Matters of Life and Death. Wire, 190/191,64-69.
Celan., C Çev: Ahmet Cemal.(1998). Bütün şiirlerinden Seçmeler. İstanbul: Kavram Yayınları.
Candan., A.(1995) Yirminci Yüzyılda Tiyatro.İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.
Şener., S.(1998). Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi. İstanbul : Dost Yayınları.
Tezgör., H.(1998).Müzikle Performans.Sanat Dünyamız, 67,120-123.
Pekel., L.(1997). Bizzat Cehennem. Roll Dergisi, 3, 36.
Çev.Ünsal., Ç.(1997) Ölüm Enerjisi. Roll Dergisi ,13, 97




 

     

Ghent, Belçika Eylül 2006

Leipzig 1999

Paris Eylül 2006

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2019