Kullanıcı Adı Şifre
Üye olmak istiyorum!                Şifremi unuttum!
Yıl: 13
Sayı: 1707




Müziğin Yaşamınızdaki Yeri Nedir?

Müzik Dinlemeden Duramam.
Müzik Dinlemem
Yaşamımdaki Yeri Çok Önemlidir!
Olmazsa Olmazım Değildir!
Müzik Dinlemenin Beni Geliştireceğini Düşünürüm!
Müzik Benim İçin Zengiliktir!
Çok Önemlidir.

Sonuçları gör

Geçmişteki Anketler



 
Tavsiye Adresleri
Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.
 
E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz
 
 
Şu an 46 müzisyen gazete okuyor
 
 
Önder Kütahyalı
 
 
Yayımlanan Sayı :

Müzik Mesleğimdeki Deneyimlerim - 18.10.2006





Editörün Notu: Değerli müzik eğitimcisi, hocaların hocası Sayın Önder Kütahyalı'nın kendi kaleminden yaşam öyküsünü içinde taşıdığı değerler açısından, genç müzisyenlere örnek teşkil etmesi açısından yayımlamayı uygun buldum. Umarım bu düşüncem yarar getirir.

16 Mayıs 1936’da İzmir’in Tire ilçesinde doğdum. 1946-47 ders yılında İzmir Sağır-Dilsiz ve Körler Kurumu’nda ilkokul eğitimine başladım. Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan bu kurumda, yetenekli ya da yeteneksiz herkese müzik yaptırırlardı. Ben de Madam Marta Amati ile keman çalıştım. Rahmetli hocamız Şemsettin Görenel’den kabartma nota yöntemini öğrendim. Hocamız Josef Stavrides’in orkestra çalışmaları sayesinde birlikte müzik yapma alışkanlığını kazandım.

Kasım 1951’de Ankara’ya taşınan okulumuz, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir “Körler Okulu ve Yetiştirme Yurdu” olarak yeniden örgütlenmişti. Müdürümüz, değerli hocamız Mithat Enç’ti. Ben oldukça iyi keman çalıyordum ve Ankara Devlet Konservatuarı’na gönderilmem gündemdeydi.

Sanırım1952 yılının Mart ayındaydık. Hocamız Mithat Enç, Milli Eğitim Bankanlığının bir genelge yayımlamasını sağladı. Buna göre ilkokulu bitiren görme özürlüler, öbür okullarda gören öğrencilerle birlikte eğitim yapabileceklerdi.

Böyle bir gelişme üzerine ve 1952 yılının Temmuz ayında, arkadaşlarım Hüdaverdi Gaffaroğlu, Şükran Kırıcı ve ben, Ankara Devlet Konservatuarı’na başvurduk. Kurumun baş müdür yardımcısı değerli ozanımız Cahit Külebi, ilk görüşmemizde bizi tepkiyle karşıladı. Kendisine genelgeyi anlattık. Körler okulunu telefonla aradı ve müdür yardımcımız sayın Emin Sağlamer, hocaya metni okudu. Aynı gün konservatuarın müdürü Mithat Fenmen ile de görüşmüştük. Dünyanın en iyi yürekli insanlarından biri olan sanatçı bizi ilgiyle dinledi ve genelgeyi inceleyerek gerekeni yapacaklarını söyledi.

Bir süre sonra Konservatuar Danışma Kurulu’nun kararını öğrendik. Kuruma girmemizde sakınca görülmemişti; ama orkestra, oda müziği, koro ve ritmik jimnastik gibi toplu derslerden bağışık tutulmamız yolunda alınan karar, bakanlıkça da onaylanmıştı.

Kabul sınavını başarıyla verdik ve 1 Ekim 1952 günü derslere başladık. Bakanlık kararına karşın ritmik jimnastik dersini izledik ve öğretmenin istediklerini sorunsuz yerine getirdik. Koroda söylememiz de kolaydı. Lise döneminde başlayan oda müziğinde ise dersin öğretmeni Licco Amar’ın önyargısıyla karşılaştık. Bizi sınıfa almadı. Yönetimle yaptığımız görüşmelerin de yararı olmadı. Orkestra dersi ise engellerle doluydu. Çalınan parçalar sık sık değişiyordu. Bunların kabartma notaya aktarılması ve bellenmesi zamanı ve emeği gerektiriyordu. Ayrıca bazı derslerde deşifre (ilk bakışta çalma) çalışmaları yapılıyordu. Aslında senfoni orkestrasında çalmak, daha başka teknik ve estetik sorunlar nedeniyle görme özürlü müzikçilerin uğraşı alanı dışındadır.

Yukarıda da belirttiğim gibi konservatuara girdiğimde ileri düzeyde keman çalıyordum. Kabartma notada da eksiğim yoktu. Böylece keman dersleri iyi başladı. Hocamın istediği etütlerin kabartma metinlerine sahiptim; ancak elimde olmayan notaların sisteme aktarılması sırasında sorunlar çıkacağını yardımcı piyano dersinde öğrendim.

Hocamın verdiği ilk ödev, Oscar Beringer’in piyano metodundan 38 numaralı parçaydı. Bir arkadaşla onu kabartma yazıya çevirmeye başladık. Braille nota dizgesinde bir notanın hangi oktavda olduğu özel işaretlerle gösterilir. Buna karşılık arkadaşım, “Birinci çizgide Mi”, “Beşinci çizgide Fa” gibi terimlerle konuşuyordu. Güçlükle anlaşabildik.

Çıkar yol olarak kısa zamanda görenlerin nota dizgesindeki işleyişi öğrendim. Bunu beş çizgiden oluşan nota satırı, sol anahtarı, fa anahtarı, notaların çizgilerin üstüne ya da aralarına yazılması ve beş çizgi dışına taşan notalar için ek çizgi kullanılması olarak özetleyebiliriz. Zaman içinde bana çok iyi nota yazdırabilen arkadaşlarım oldu. Onlara yazdırmayı kolaylaştıran ilkeleri öğrettim. Örneğin en başta gürlüklerin söylenmesi gerekiyordu. Bağlı, ayrı ve kısa nota gibi çalma yolları da önceden bildirilmeliydi.

Başka bir güçlük de kabartma yazı makinelerimizin olmayışıydı; tablet kullanıyorduk. O sıralarda Altı Nokta Körler Derneği’nin genel yazmanı olan değerli ağabeyimiz Gültekin Yazgan, bizim için Almanya’dan makine getirtilmesini sağladı. Böylece ikinci yolda işler kolaylaştı.

Konservatuar eğitiminde kültür dersleri düşük yoğunlukluydu. Hocayı dikkatle dinliyor, gereken konuları arkadaşlarıma okutuyordum. Normal daktilo makinelerimiz olmadığından yazılı sınavlardan sonra hocalar bizi özel olarak sözlü sınava alırdı. Bu duruma çok üzüldüğümü söylemeliyim; ama parasızlık yüzünden daktilo edinemedim.

Lisede armoni dersi başlamıştı. Burada, teksesli bir ezgiyi dört sesliye çevirmeyi öğreniyorduk. Her ders hoca ödev verir, öbür derse dek yapılmasını isterdi.

Ödevlerimi kabartma olarak hazırlıyor ve bir arkadaşıma yazdırıyordum. Bu işlemde yukarıda anlattığım nota yazdırma olayının tersi söz konusuydu. Arkadaşıma her sesin beş çizgi satırının neresinde olduğunu söylemek zorundaydım. Yıl sonundaki armoni sınavına kabartma makine ile giriyordum. Ödevimi bitirince notayı hocama veriyordum. Sınavın sonunda da notayı hocaya yazdırıyordum.

1958 yılının Haziran ayında konservatuarın lise aşamasını bitirerek yüksek döneme geçmiştim. Burada dersler azdı; üstelik Licco Amar okuldan ayrılmıştı. Böylece arkadaşlarımın oda müziği çalışmalarına katıldım. Dersin hocası olan Martin Bochmann ile aramız çok iyiydi. Birliktelik sorununu da şöyle çözmüştük: Bir yaylı çalgılar dörtlüsünde giriş işaretlerini birinci kemancı verir. İkinci keman çalmama karşın bizim dörtlüde bu görevi ben üstlenmiştim.

Ankara Devlet Konservatuarı’nın 1950’li yıllarda uyguladığı eğitim programı günümüzdekine kıyasla epey hafifti. Geriye baktığım zaman şanslı sayıldığımı anlıyorum; ancak şunu güvenle söyleyebilirim; şimdiki programda da başarı çizgim aynı olurdu. Başka bir şansım yatılı okumaktı. Böylece herkes gibi benim de çalışmalarım kolaylaşıyordu. Günümüzde konservatuarlarda yatılı eğitim uygulanmaması görme özürlüler açısından önemli bir engeldir. En büyük avantajım ise çok iyi arkadaşlarımın oluşuydu. Kitap okuma, nota yazma, dinletilere, opera-tiyatro temsillerine gitme ve Ankara’yı gezme gibi konulardaki isteklerimi severek yerine getirirlerdi.

Haziran 1960’ta konservatuarı “Pekiyi” dereceyle bitirdim ve İzmir Devlet Konservatuarı’na “Keman Asistanı”olarak atandım. O dönemde konservatuarın müdürü olan Fuat Turkay ile yine o dönemin Güzel Sanatlar Genel Müdürü Cevat Memduh Altar hocamızın bu konuda yaptıkları yardımı saygıyla ve teşekkürle anımsamaktayım.

İzmir Devlet Konservatuarı 1958’de kurulmuştu ve öğrenci sayısı 60 dolayındaydı. Bu BENİM İÇİN BULUNMAZ BİR FIRSATTI. Kurum geliştikçe ben de ona uyum sağlayacaktım.

İlk görevim, keman öğretmenimin iki küçük öğrencisini haftada iki kez çalıştırmaktı. Bir yıl sonra okulumuzun kurucu müdürü olan Orhan Barlas, bana dört saat müzik tarihi dersi verdi ve onu, giderek artan bir yoğunlukla günümüze dek sürdürdüm; ancak derslerimle ilgili ayrıntılara geçmeden önce önemli bir konudan söz etmeliyim.

Orhan Barlas’ın biricik amacı, İzmir’de bir senfoni orkestrasının oluşturulmasıydı. Amatör müzisyenlerle ve bando elemanlarıyla kurulmuş bulunan orkestrayı özenle çalıştırır, onun gerçek senfoni orkestrasına dönüşmesi yolunda uğraş verirdi. Böylece okula atanan müzisyenleri ve dışarıdan çağrılan uzmanları orada çalmakla görevlendirmişti; görevini aksatanlara çok kızardı.

Durumu iyi bildiğimden, daha ilk görüşmemizde kendisine orkestra çalışmalarına katılabileceğimi söyledim ve toplulukta ikinci keman çalmaya başladım. Yaptığım iş, konservatuarın öğrenci orkestrasına kıyasla oldukça kolaydı. Provalar yavaş ilerliyor, ayda bir kez dinleti veriliyordu. Böylece kısa zamanda Müdür Bey ile dost olduk; verdiği görevlerle beni konservatuar öğretmeni olarak yetiştirdi. Yıllar geçtikçe bana duyduğu güven pekişmişti.

Orkestrada çalabilmek için her yapıtın ikinci keman partisini kabartma nota olarak yazıyordum ve nota yazdıran kişiye küçük bir ücret ödüyordum. Başka bir güçlük de partiyi belleğe almaktı. Armoniyi ve müzik biçimini iyi bilmem bu işi kolaylaştırıyordu. Orkestra üyeliğim on yıl sürdü.

Derslerime gelince; ilk yıllarda sınıflarda iki ya da üç öğrenci vardı. 1970 sıralarında bu sayı biraz daha çoğaldı. Türkçe ve İngilizce kaynaklardan yararlanarak hazırladığım notları derste öğrencilere yazdırıyordum. Değerli hocamız İlhan Usmanbaş, 1963’te Curt Sachs’ın “Kısa Dünya Musikisi Tarihi” başlıklı kitabını dilimize çevirmiş, bize de çok sayıda teksir göndermişti. Kitabı kabartma yazıya aktardım; ancak metin ve içerik öğrencilere ağır geldiğinden, aynı metne dayalı ders notları hazırlamak zorunda kaldım. 1970’ten sonra notlarımı önce karbon kağıdıyla çoğaltarak, daha sonra da teksir ettirerek sınıflara dağıtmaya başladım. Bu ikinci koşulu yerine getirebilmek için daktiloda mumlu kağıda yazmayı da öğrenmiştim.

İlk yıllarda müzik tarihi dersinde yıl sonu sınavıyla yetiniliyordu. 1970’lere doğru karne notu getirildi. Zorunlu yazılı sınav sırasında öğrencilerle centilmenlik anlaşması yaptım. Çoğu kez kopya çekilmiyordu. Zamanla öğrenci sayısı arttı ve sınavlara gözcü almaya başladım. Gözcülük edecek kişiyi dostluk yoluyla sağlıyordum; ancak bu konu görme özürlü öğretmenler için bir yönetmelik ya da tüzük maddesine dönüştürülmelidir. Yazılı kağıtlarını eşim okurdu. Öğrenci sayısı arttığında, okuma işini sınavla ilgili olmayan bir öğrenciye yaptırmaya başladım. Sözün bu noktasında, yaşadığım ilginç bir olayı aktarmak isterim:

Sanırım 1969 yılındaydı. Bir gün Müdür Bey beni çağırdı; piyano öğretmenimiz olan eşi Seride Barlas’ın, ek ders olarak okuttuğu “Form Bilgisi” dersini bıraktığını, bu dersi bana vermek istediğini söyledi. Üç gün düşündüm ve sonunda kabul ettim. Türkçe kaynak olarak elimizde sadece Fuat Koray’ın “Müzik Formları” başlıklı yapıtı vardı. Bunun bana okunabilmesi için iki koşulun yerine gelmesi gerekiyordu: Okuyucu, nota örneklerini piyanoyla çalabilmeli ve okuma piyano başında yapılmalıydı. Ben ise kitabı en ilkel yollarla okuyabiliyordum. Abone olduğum “London Royal Library For The Blind” adlı kuruma mektup yazdım. Ellerinde müzik formlarıyla ilgili kapsamlı bir kitap varsa ivedi olarak bana göndermelerini diledim. On gün sonra ünlü bir İngiliz eğitimcinin “Form In Music” başlıklı yapıtı geldi. Bu kitabı altı ay kullandım ve “Londra Körler Enstitüsü”nden satın aldım; bugün bile zaman zaman bakarım. Özetlediğim olay, körler kitaplıklarının görme özürlülere ne büyük olanaklar sağlayabileceğini göstermektedir.

1970’lerin sonuna doğru Müzik Tarihi derslerimde uzun bir zaman dilimini çağımızın müziğine ayırıyordum. Hazırladığım ders notlarımın kapsamı giderek yoğunlaştı ve sonunda “Çağdaş Müzik Tarihi” başlıklı kitabım ortaya çıktı. Öte yandan, konservatuarımızın eğitim programına giren “Opera Tarihi” ve “Bale Tarihi” derslerini de okuttum. “Opera Tarihi” notlarım artık bir kitaba dönüşmüştür; bir kez daha gözden geçirilip bastırılmayı beklemektedir.

Buraya dek özetlediğim eğitim çalışmalarına, müzikle ilgili konferanslarımı, kongre ve sempozyum bildirilerimi ve yönettiğim Yüksek Lisans ve Doktora tezlerini de eklemeliyim. Kazandığım ödül, konservatuarları üniversitelere bağlanmasından sonra 1987’de aldığım “Doçent” ve 1999’daki “Profesör” unvanları oldu.

Sonuç olarak her şeyi, çalışkanlığın, istencin (iradenin), sevginin ve dostluğun gücüyle yaptım; ancak bir yakınmayı dile getirmek isterim. Bu da öğrencilerimin görme özürlü oluşumu kötüye kullandıklarını sezişim, fakat kanıtlayamayışımdır. Kırk yıl hizmet verdiğim konservatuarımın, zaman zaman görme özürlülere karşı aldığı olumsuz tavır da ayrı bir üzüntü kaynağı olmuştur. Öte yandan, son on yıl içinde özveri olgusunu bilmeyen ve maddesel açıdan çok katı davranışları olan bir genç kuşağın ortaya çıkışı, görme özürlü öğretmen ile öğrencileri arasındaki dostluğu ve yardımlaşmayı sıfır noktasına getirmiştir. Böyle bir durum, körlerin konservatuar eğitimi yapmasını, gerektiğinde bu kurumlarda öğretim elemanı olarak görev almasını iyiden iyiye güçleştirmiştir. Sonuçta, görme özürlülerin görenlere öğretmenliği konusuna fazla sıcak bakmadığımı söylemeliyim.

Bu yıl, 1960’ta yürümeye başladığım “uzun ince” yolun sonuna geldim. Nisan 2004’te emekli olacağım. Biricik beklentim, görme özürlü genç müzisyenlerimizin beni aşmaları, “Olmaz”ları “Olur” kılarak kendilerine yeni çalışma olanakları yaratmalarıdır. En içten sevgiler ve en derin saygılarla.

 

 

0 adet yorum yazılmıştır. Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.



Yazıyı Tavsiye Et
 
Tavsiye Adresleri


Birden fazla adresi enter tuşunu kullanarak alt alta ekleyebilirsiniz.

E-Posta Adresiniz
Adınız Soyadınız
Notunuz

Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2018