ISSN: 1301 - 3971
Yıl: 18      Sayı: 1973
Şu an 21 müzisyen gazete okuyor
Müzik ON OFF

Günün Mesajları


♪ Kültür bakanlığı sınavında. Ankara thm koro şefi kızını aldı. Urfa korusu şefi kayın biraderini aldı. İstanbul korosu şefi oğlu ve yeğenini aldı. ilginizi çekerse detay verebilirim
ttnet arena - 09.07.2024


♪ Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anarken, ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılını en coşkun ifadelerle kutluyoruz.
Mavi Nota - 28.10.2023


♪ Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri Müzik Bölümlerinin Eğitim Programları Sorunları
Gülşah Sargın Kaptaş - 28.10.2023


♪ GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE!
Mavi Nota - 07.02.2023


♪ 30 yıl sonra karşılaşmak çok güzel Kurtuluş, teveccüh etmişsin çok teşekkür ederim. Nerelerdesin? Bilgi verirsen sevinirim, selamlar, sevgiler.
M.Semih Baylan - 08.01.2023


♪ Değerli Müfit hocama en içten sevgi saygılarımı iletin lütfen .Üniversite yıllarımda özel radyo yayıncılığı yaptım.1994 yılında derginin bu daldaki ödülüne layık görülmüştüm evde yıllar sonra plaketi buldum hadi bir internetten arayayım dediğimde ikinci büyük şoku yaşadım 1994 de verdiği ödülü değerli hocam arşivinde fotoğraf larımız ile yayınlamaya devam ediyor.ne büyük bir emek emeği geçen herkese en derin saygılarımı sunarım.Ne olur hocamın ellerinden benim için öpün.
Kurtuluş Çelebi - 07.01.2023


♪ 18. yılımız kutlu olsun
Mavi Nota - 24.11.2022


♪ Biliyorum Cüneyt bey, yazımda da böyle bir şey demedim zaten.
editör - 20.11.2022


♪ sayın müfit bey bilgilerinizi kontrol edi 6440 sayılı cso kurulrş kanununda 4 b diye bir tanım yoktur
CÜNEYT BALKIZ - 15.11.2022


♪ Sayın Cüneyt Balkız, yazımda öncelikle bütün 4B’li sanatçıların kadroya alınmaları hususunu önemle belirtirken, bundan sonra orkestraları 6940 sayılı CSO kanunu kapsamında, DOB ve DT’de kendi kuruluş yasasına, diğer toplulukların da kendi yönetmeliklerine göre alımların gerçekleştirilmesi konusuna da önemle dikkat çektim!
editör - 13.11.2022


Tüm Mesajlar

Anket


Müziğin Yaşamınızdaki Yeri Nedir?

Sonuçları Gör

Geçmişteki Anketler

Tavsiye Et




Tavsiye etmek için sisteme girmeniz gerekmektedir.

Destekleyenlerimiz






 

Yazılar


İzmir Şehir Tiyatrosu Tehlikeli Sapakta...Sayı: 1973 - 26.03.2025


İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın darbeci Genel Sanat Yönetmeni Levent Üzümcü ile yaverinin 100 günlük icraatını yazmıştım. İcraatın, yanlışlar ve hatalar halayından ibaret olduğunu örneklerle sergilemiştim. Eleştiri, uyarı ve değerlendirmelerime tek bir satır olsun yanıt verilememiş olması; tümünün halının altına süpürülmüş olması, acıklıdır. Yanıt vermekte, açıklama yapmakta zorlanmaları; bir kapasite eksikliği olarak onların hanesine yazılır.

Belli ki “Söyler, söyler; elbet bir yerde yorulur, bıkar, susar” ümidi ile İzŞT’deki avareliklerini sürdürüyorlar. Onların bu aymazlıklarına bakıp da yüreğimin sızlayacağını; acıyıp susacağımı sanıyor ve umuyor da olabilirler. Ama yağma yok! Ben susarsam, onlar rahata erer, rahata erdikçe de hötzötçülüğe dönerler. Alaturkalıkta kuraldır.

O nedenle, 200. günde de, Dünya Tiyatro Günü’ne yaklaşırken; bir durum değerlendirmesi kaçınılmaz oluyor. 

***

Şunu önden söyleyerek Üzümcü ve yaverine bir uyarıda bulunayım: Sakın ola ki, bu yazdıklarımı fırsat bilip İzmir Şehir Tiyatrosu sanatçılarını “Gizli bilgileri dışarı taşıyorlar” şeklinde suçlamak gibi bir histeriye kapılmayın. Öyle bir davranış, mikrofaşizme gider!

Şunu aklınıza yazın: Ben o sanatçılarla bir tiyatronun kuruluşunda 3 yıl kolkola yol yürüdüm. Her biri meslekdaşımdır. Elbette pek çoğuyla farklı düzeyde arkadaşlıklarım, dostluklarım vardır. Sanatçıların özel yaşamlarındaki dostluk hukukuna, ilişkilerine, görüşlerine, tartışmalarına, sohbetlerine karışmak, yönlendirmek, sınırlamak ve de cezalandırmaya kalkmak; olsa olsa sizin hamlığınız, hadsizliğiniz olur, bunu bilin. Her bir meslekdaşımla tiyatronun gidişatı üzerine konuşurum, tartışırım. Bu, dostlarımın ve muhataplarımın da en doğal hakkıdır. Demokrasi okulunda; bunu suç olarak algıladığınızda sınıfta kalırsınız; oradan ceza yaptırımı üretmeye kalktığınız zaman, okuldan atılırsınız, haberiniz olsun!

Tavsiyem şudur: Gizlice, sinsice yürütmek istediğiniz işleriniz varsa; gizli tutun. Düşük çenelerinizi toplayın. Hava basmak için, yandaş edinmek için, korku salmak için nabza göre şerbet dağıtırsanız; koridor ve odalarda, provada, bahçede ve meyhanede, gelişine vurarak patron geyikleri yaparsanız; herkes her şeyi duyar. Kendi gevşekliğinizden, sanatçılara karşı sertlik üretmeye kalkmayın

Yönetimde ve sanatsal üretimdeki başarısızlığınıza; şimdi bir de mobbing, sürgün, işten çıkarma, fesih gibi hoyratlıklar eklemek niyetinde olduğunuz görülüyor. Bu konuya döneceğim. Ama önce başlangıçtan bu yana devrilen çamları bir hatırlayalım. Yurttaşın balık hafızalı olmasını emreden bir kararname henüz yayınlanmadı nasıl olsa.

YÖNETİMDE VE SANATTA ÇELİK-ÇOMAK? 

Yönetimin 200 günlük gaflet zinciri, darbeci komutan Üzümcü’nün “Herkes herkesi yönetecek” cevherini yumurtlamasıyla başlar. Yol ve yordam bilmemenin, tiyatro yönetimine özgü işbölümü ve hiyerarşiden habersiz olmanın, yandaş kazanmak uğruna boncuk dağıtma telâşının ürünüdür. Dekorcuya oyun sahneletmeye kalkmak şeklinde yeltenilmiş, şeddeli bir şaşkınlıktır. 

***

Ölçüsüz bir kendini beğenmişlik ve büyüklenme, yönetimdeki zaafa eşlik etmektedir. Örnek mi? Bir toplantıda sanatçıların geriletilmiş yönetmeliğe dair soruları ve itirazları oluyor. Üzümcü’nün cevabı: 

- O iş bende. Söylerim düzeltirler. 

Bunu Başkan’a söyleyecekmiş, o da düzeltecekmiş! Ezikliğin dışa vurumu ne heybetli… Bilirsiniz, ‘Acem palavrası’ bizim geleneksel tiyatro türlerimizde sık başvurulan bir motiftir. Hani, Meşhedî iskelede durmuş, vapurun güvertesindeki arkadaşıyla veda için tokalaşıyormuş. Vapur hareket etmek için çabalıyor ama, Meşhedî’nin kuvvetinden bir türlü yerinden kıpırdayamıyor. Seslenmişler:

- Meşhedî, adamın elini bırak da vapur hareket etsin!… 

*** 

Eziklik, şahlanmayı sever. Hemen ardından gelen şahlanışa bakın: 

- Ayrıca sizin ne işiniz var yönetmelikle filan? Siz oyununuzu oynayın yeter!… 

Sanatçıya biçilen rolü beğendiniz mi? Bir sanat kurumunda sanatçılar, kurumun yasal dayanaklarıyla ilgilenmesin, düşünmesin, tartışmasın, soru sormasın isteniyor. Feodal bir kafa yapısı, kendini daha net açığa vuramazdı: Yurttaş ve sanatçı olarak, tiyatro siyaseti ile ilgilenmeyin; ‘mesut maaşlı memur’ olun deniyor. Düpedüz taşeronluk öneriliyor

***

Büyüklenme merakı, düşük maaşlar konusunu da pazar esnafı gibi gündeme sokuyor. Üzümcü, Ocak ayına kadar yaptığı her toplantıda şöyle diyor:

- Böyle olmaz. Bir kere Ocak’tan önce bir zam almalısınız ki, Ocak’taki zamla DT’yi yakalayabilesiniz. Ben buraya niye geldim sanıyorsunuz? Bu maaşları düzelticem. Eğer bunu yapamazsam, Ocak’ta giderim zaten. 

Nasıl kahramanca bir duruş ama?!… Bilmiyor ki, Genel Sanat Yönetmeni’nin o konuda ricacı olmaktan öte bir imkânı, bir yetkisi yoktur. Sonuçta Ocak geliyor, maaşlarda hükûmetin belirlediği zam dışında ciddî bir düzelme yok! Düzenlediği toplantıda ağlamaklı mırıldanıyor: 

- O zaman ben gideyim.

Birkaç sanatçı “Ama, sen gidersen başka bir Hacı Cavcav gelecek” deyince de; akşam pazarında sözünden tornistan! 

- Gözlerim yaşardı. Madem o kadar istiyorsunuz, kalayım bari… 

***

“Benden hesap sorun!” Üzümcü, apar topar kaçtığı söylenen son toplantı dışında, her toplantıda bunu söylüyor: 

- Niçin projemi sizlerle paylaştım, benden hesap sorun diye.

Böyle söylüyor. Ama projesinde belirttiği oyunların ve işlerin bir tekini bile gerçekleştirebilmiş değil. Tam takır kuru bakır bir kostaklanma.

***

Projesinde yer alan hiçbir oyunu veya eşdeğerini yapamıyor. Sidikli bir Amerikan müzikaline yelteniyor. Dışardan yönetmen getirip 1 ay, günde 9 saat çalışıldıktan sonra; oyunun bütçesinin belediyece kabul edilmemesi üzerine oyun kalkıyor. Konuk yönetmene haftalarca prova yaptırdıktan sonra, ücretini bile ödemeden geri göndermek hesapsızlığı ile kurumun prestijine derin bir yara açıyor.

*** 

O sidikal müzikal için, ne yapıp edip Mart’ta prömiyer yapacağını söylüyor ama heyhat; lâfla peynir gemisi yürümüyor. Gemi karaya oturunca bulduğu bahane çok yaratıcı: 

- Bu belediyeciler çok acayip ya. Oyunun dekoruna karışıyorlar. Siz ne anlarsınız dedim! 

Kurumsal ve bürokratik ahlâk yönünden ne manâsız bir babalanma!

***

Devlet Tiyatroları’nda oyun yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş İngiliz yönetmene 2 günlük bir atölye yaptırıp, “Ocak’ta Shakespeare koyuyoruz” diyor. İngiliz’i bir daha koydunsa bul.

***

Kurucu Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten’i, Kurum’un tarihinden silme arsızlığını gösteriyor; mezarcılığı marifet sanıp Yücel Erten’in Kurum’daki sahneleyişlerini gömme gafletine düşüyor. “Repertuar çok demode” gibi, gerçekten tapon bir iddiayla; Shakespeare’i, Can Yücel’i, Aziz Nesin’i, Güngör Dilmen’i, Yücel Erten’i, Cem İdiz’i, Tomris Çetinel’i, Tsanev’i, Petra Blum’u, Mortimer’i gömüyor. Öfkesini kurumun sanat ürünlerini ve sanatçıların emeğini gömerek dindirmeye çalışıyor. O oyunları kaldırıyor ama, kendisi oyun sahnelemekten habersiz. Bu kez amatör bir rejisör olan yaverine oyun yönettiriyor; bir ölçme ve değerlendirme olmaksızın, bir mentor gözetimi olmaksızın, rejisörlük deneyim ve birikimi olmayan oyunculara ve hatta dekorculara rejisörlük vermeyi bir ‘çare’ sanıyor. Genel Sanat Yönetmeni’nin aynı zamanda rejisör ve öğretmen olması gerektiğini bu yüzden anlatmaya çalışmıştık. Ne bîçare bir durum!

*** 

Bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için, bıkmadan mantıksız ve imkânsız projeler uyduruyor:

- İlkokullara gidicez, 50 kişi sınıflara dağılacak, bir hikâyeyi oynayacak. Böylece çocuklar tiyatroyu sevecekler. 

Ama ilkokullara öyle sellemsabah gidilemeyeceğini bilmiyor. Nasıl bir süreç gerektiğini bilmiyor. Öylesine, kredi toplamak amacıyla basında gelişigüzel sallıyor.

O balon sönünce, yeni bir balon:

- Aynı günde 56 köy kıraathanesinde meddah gösterisi yapacağız! 

Bunun kenar süsü olarak da “Esnaf lokantalarına seyirci indirimi uygulaması yaptıracağız" gibisinden bir sayıklama. Ama neredeyse sezon bitecek; ne sınıf, ne okul, ne köy, ne kıraathane, ne meddah, ne de esnaf lokantası var ortada. Geriye sadece bir fıkra kaldı:

- Bizim 36 oyuncumuz var. 56 köyde nasıl oynayacağız?

- Basit. Matine-suare yapacağız!

- Köyde?!… 

Şaşkınlık yansıması, dibi boş işler!…

*** 

Bir sanat kurumuna ve gerçek bir Genel Sanat Yönetmeni’ne yakışmayan, çocukça, şımarıkça, ‘dostlar alışverişte görsün’ hevesiyle panik atak hareketler bitmiyor:

- Pazartesi günleri oyun okumaları yapacağız. Öğrencileri çağıracağız!                                                                                                                                                                   Öğrenciler gelmiyor.

- Salı günleri okuma tiyatrosu yapacağız! 

Seyirci gelmiyor… 

Aslında İzmir’de limanın yerini değiştirmek istediğini de söylemişti bir televizyon söyleşisinde. Megalomani?…

***

Ancak sezonun yarısında cankurtaran niyetine bir Ferhan Şensoy oyunu çıkarabiliyorlar. Ama Ferhan’ın özgün tarzı olmayınca o oyunlar ‘can simidi’ değil de ‘şamriyel’ etkisi yapar. Ne diyelim, Allah kabul etsin. Şimdi de Ramazan çerezi olarak bir ortaoyunu. Üzümcü’nün tulûat hevesinin getirebildiği repertuvar, işte bu kadar. Bu donanım eksikliğiyle yakında Üzümcü ile yardağı perde arkasına geçip Karagöz oynatmak zorunda kalabilirler.

Geçenlerde prim yapacağını hissettiği anda, televizyon ekranında hemen yine siyasetçi ağzıyla tulûat yaptı: 

- ‘Keşanlı Ali Destanı’nı yapacaktım, vazgeçiyorum; inadına ‘Cadı Kazanı’nı yapacağım!… 

Keşke yapabilse… Ama bu popülist tulûatçılığın geçmişi, hiç öyle bir ümit vermiyor.

***

Bu çelik çomak oyununda, kamuya açık olarak yazdıklarıma, iddialarıma, eleştirilerime tek satır olsun yanıt veremedikleri için, kendilerine bir çeki-düzen verme eğiliminden de yoksunlar. Varsa yoksa fal açmaca, kurşun dökmece! Oysa bir kurum yöneticisinin kamuya açık somut iddia ve eleştirileri yanıtlaması, kamu yönetiminin temel gereksinimlerinden biri olduğu gibi; asgarî entellektüel ahlâkın da gereğidir. 

PARMAK SALLAYARAK MOBBİNG?

Ama kamu yönetiminin demokratik ilkeleri ile aydın ahlâkının o tiyatrodan kovulmak üzere olduğunu görüyoruz. Buyrun:  

Sanatçılar, soruları ve sorunları olduğunu; bu nedenle bir toplantı yapılması isteklerini Genel Sanat Yönetmeni Üzümcü’ye iletiyorlar. Üzümcü, soruların toplantıdan önce yazılı iletilmesini istiyor. Daha sonra şöyle söylüyor:

- İsim şart değil, yazdırın sorularınızı ben de cevaplayayım. Ha, yazdırmak da şart değil, toplantıda da sorabilirsiniz. 

Bu güvence üzerine sanatçılar, soru sahiplerinin adlarını belirtmeksizin, bazı soruları kendisine iletiyorlar.

Toplantı yapılıyor ama, ne hikmetse Üzümcü toplantının kamera kaydının alınmasını istiyor. Katılanların görüntü kaydına itirazının olmadığına dair imzaları alınıyor. Bununla da yetinilmiyor ve Üzümcü’nün yaveri Özer de cep telefonu ile kayıt aldığını, demonstratif bir şekilde topluluğa belirtiyor. Sanırsınız ki, sorulara yanıt verilerek, ilkeler ışığında aydınlatıcı açıklamalar yapılacak.      Ama o da nesi? Genel Sanat Yönetmeni Üzümcü, tehditkâr bir havayla, seçtiği bazı soruları, tek tek yüksek sesle okuyarak hesap sormaya kalkışıyor:

 - Kim yazdı bunu, ha?! Kim yazdı?…

Sorulardan hiç birine cevap vermediği gibi; gösterisini zaman zaman tırmandırmayı ihmal etmiyor

- Bana bu soruyu sorma ahlâksızlığına cüret eden kim?

Salondaki kalabalık, bu beklenmedik mobbing, bu öfkeli saldırı karşısında suskun. Ancak Üzümcü, bu nevrotik hali daha da ileri götürüyor. Bütün çalışanların önünde, soruları kendisine iletmiş olan ‘Seçilmiş Yönetim Kurulu Üyesi’ sanatçıya açık mobbing ile el yükseltiyor: 

- Kim sordu bu soruyu?!…

Darbeci Üzümcü, sadece üstüne düşen görevi yerine getiren Yönetim Kurulu Üyesi’ni, kâhyası, yancısı, ispiyoncusu mu sanıyor? Bu ne düşüklük?…

Salonda estirilen bu terör havasından sonra da, Üzümcü ve yaveri, kimsenin bir şey söylemesine ya da sormasına fırsat bırakmadan, kaçarcasına salonu terkediyorlar.

Hani soruları soranların adını yazması gerekmiyordu? Bu sözünüzü çiğneyip düşman ve hedef arayışına girmek, dürüstlüğe sığıyor mu?… Video ve ses kaydı alarak dramatize edilmiş sorgulama; sanatçı onuruna yakışıyor mu?… Özel müfettiş edasıyla girişilen bu tehditkâr tavır, kamu yönetiminde sevk ve idare prensiplerine uyuyor mu?… Sorulara cevap vermemek için kurgulandığı anlaşılan bu tuzak, yöneticilerinin liyakatsizliğini ve bir sanat kurumunun hurdalığa dönüştüğünü göstermiyor mu?

***

Aslında bu acıklı komedinin doruk noktası, soruların hiç birine cevap vermeden kaçarcasına toplantıdan ayrılmalarıdır. Üzümcü, pek alındığı bazı soruları bütün topluluğun önünde yüksek sesle okuduğu için aleniyete kavuşmuş bulunuyor. Ben de pek çok arkadaşımdan dinledim. Aklımda kalanları burada mealen aktarayım:

* Sorunların Belediye işleyişinden kaynaklı olduğunu söylüyorsunuz.  Oysa biz bu sıkıntıları 3 yıldır yaşıyoruz, biliyoruz.  Eski yönetimi sürekli beceriksizlikle suçlayıp kötülüyorsunuz. Bu konudaki yaklaşımınızı değiştirmeyi düşünüyor musunuz?

* Oyuncular içinde yönetmenlik tecrübesi olan arkadaşlar varken, sizin bir dekorcu arkadaşı sanatçılara yönetmen olarak atamanızın sebebi nedir?

* Çağlar İşgören, Orçun Masatçı gibi sanata ticari olarak bakan kişilere eskiden beri yakınlığınız olduğunu biliyoruz. Bizim tiyatromuz da bu ticari ilişkilere, bu isimlerle işbirliğine girecek mi?

* Sanat İletişim Direktörlüğü için birkaç dil bilen, reklam ve iletişimde tecrübeli birini göreve getireceğinizi söylediniz. Oysa yaptığınız atamanın bununla ilgisi yok. Nedeni nedir? 

* Getirdiğiniz eleman, şartları karşılamadığı için Sanat İletişim Direktörlüğü’nden, ‘Sanat’ sözcüğünü kaldırdığınız doğru mu?

* Sanat İletişim birimindeki çalışanlara “Beğenmiyorsanız gidebilirsiniz” dediniz mi? Yeni oyuncular alacaksınız, aynı söylemi biz sanatçılar için de kullanacak mısınız? Sanat iletişim çalışanlarına küfürlü yaklaşımınız oldu mu?

* Bize daha önce vaad ettiğiniz hiçbir şeyi gerçekleştiremediniz. Bununla ilgili ne yapmayı düşünüyorsunuz?  Kurumun 3 yıllık sanatçıları 46 bin lira alıyor. Sizin maaşınızın, bunun 4 katına yakın olduğu doğru mu?

Bu olay karşısında, demokratlıktan nasibini almış herkes, şu soruları sorabilir: Ne var şimdi bu sorularda? Sanatçıları sindirmeye, parmak sallayarak soru sahiplerini deşifre etmeye kalkışmanızın anlamı ne?

Bence az bile sormuşlar. İzmir Şehir Tiyatrosu’nun kadın oyuncularını ‘patates’ olarak nitelendirdiğiniz, Sanat İletişim grubu ile ‘sinkaflı’ konuştuğunuz, kahve sohbetlerinde alay konusu oldu. Kamu görevlisi olarak, eril dilinizi de, feodal kafa-çene bağlantınızı da terbiye etmek zorundasınız.

Bu toplu mobbing olayının kamera ile kayıt altına alınmış olması da, Büyükşehir Belediyesi yöneticilerinin önüne bir ödev koymuyor mu?… 

PERSONEL KIYIMI? 

Gelelim en önemli noktaya: İzmir Şehir Tiyatrosu yöneticilerinin, bilgisizlik ve beceriksizliklerini artık örtemedikleri; bu nedenle ‘baskı ve tehdit’ sapağına geldikleri anlaşılıyor. Bir çeşit diş gösterme başlıyor. Bu tavır, kısa sürede diş geçirmeye, efendilik taslamaya da dönüşür. Keyfîdir. İlke-milke tanımaz. Bu yeni aşama -ya da aşamama- bir sanat kurumunda, kariyerist aymazlığın şirretliğine ve köylü kurnazlığının acımasızlığına doğru yol alır. Bu konuya da eğilip; örneklerle  anlatmaya çalışalım:

***

Levent Üzümcü’nün İzmir Şehir Tiyatrosu kuruluşunun öncesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni geçim kapısı haline getirmiş olduğunu; kuruluş öncesinde, sırasında ve sonrasında, konuyu bu paralelde taşeron anlayışına bağlamak, bireysel kazanç kapısını genişletmek hevesini, belgeleriyle yazmıştım. Bütün bunları yaparken takındığı ‘devrimci-demokrat’ maskesinin, Aralık 2024’te ortağı olduğu yönetmelik darbe girişiminde düştüğünü de.

İzBBŞT’ye Genel Sanat Yönetmeni olarak atanınca, daha ilk adımlarında, yasal dayanaktan ve ilkeden yoksun bir patronluk edası baş göstermişti. Ahbaplık ve ortaklık gözeterek, yönetmeliğe aykırı atamalar yaptırdığının; hepimiz tanığıyız. Profesör eşi, milletvekili kızı, ahbap karısı, ortak kayırması derken, nepotizme yatkınlığını göstermişti. Bu tür davranışların bir sanat kurumunu süratle çürüteceği açıktır.

Yetmezmiş gibi, şimdi artık kurum içerisinde bir sanatçı kıyımının işaretleri de görünüre çıkıyor. Bunu gösteren ilk hareket, Kurum’da Direktörlük görevini liyakatle sürdüren Ege Kızık ile yardımcılarından Helin Kat’ı kurumdan uzaklaştırmak oldu.

Dramaturg ve oyun yazarı Ege Kızık ile sosyal medya uzmanı Helin Kat, Belediye’nin Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğünde, tiyatronun kuruluşundan önce çalışmakta olduklarından; o tarihteki yönetmeliğe uygun olarak, Başkan onayı ile tiyatro kadrosuna alınmışlardı. Öte yandan işitiyordum ki, Prof. Semih Çelenk, eşinin Şehir Tiyatrosu’na alınması için, Başkan Tunç Soyer’e sürekli mektuplar yazmaktaymış. Eşi Duygu Çelenk, 2021’deki Dramaturg sınavına girmiş ve yedek olarak belirlenmişti. “Yedekte olmak bir ömür boyu hak mıdır?” sorusunu, hukukî bir tartışma konusu olarak bir yana bırakalım. Prof. Semih Çelenk’in, Başkan Tugay tarafından Danışma Kurulu’na atanmasından sonra, eşi de sınavsız olarak tiyatroya Dramaturg kadrosu ile atandı. Ne iyi! Tiyatro değerli bir eleman kazanmış oldu. 

Ne var ki, Duygu Çelenk’in kuruma 3 yıl önceki sınavın ‘yedek’ pozisyonundan sınavsız alınması ortaya bir soru getiriyor:

Üzümcü, göreve gelir gelmez, salt gösteriş merakı ile kadro istedi ve alelacele sınav yaptı. Esasen yeterli olan oyuncu kadrosunu, bir rasyonele dayanmaksızın 36’dan 56’ya çıkardığı hatırlanacaktır.

Duygu Çelenk için ‘yedek’ formülüne başvurulduğuna göre; oyuncular için neden yeniden sınav açıldı? Kural bu idiyse, oyuncular için de 3 yıl önceki sınavın yedekte kalanlarına neden dönülmedi? Yok eğer sınav şart idiyse; Duygu Çelenk sınavsız nasıl alındı? Nasreddin Hoca’ya sığınalım: Kedi buysa, ciğer nerde; ciğer buysa kedi nerde?...

Öyle anlaşılıyor ki, Üzümcü ile yaverinin, kurum içinde bir güç gösterisine, bir gözdağına ihtiyacı vardı. Ne kadar güçlü(!) olduklarını, herkesin gözüne sokmaları gerekiyordu. İşte bu nedenle Kurumun dramaturglarından Ege Kızık ile sosyal medya uzmanı Helin Kat, “kuruma sınavsız girdikleri” iddiasıyla kurumdan uzaklaştırıldılar. Oysa her ikisi de kurumda yetenek ve liyakatleri açısından belli bir süre denenmiş; ondan sonra Yönetim Kurulu’nun kararı ve Başkan onayı ile tiyatro bünyesine geçmişlerdi. Başarılı çalışmalarından başka ne bir suçları vardı, ne kabahatleri.

Üzümcü, bununla yetinmedi. Şimdi de sanatçılara karşı, bir başka güç gösterisine girişiyor. Önce tiyatroda sinsice dedikodu olarak yayılmasını sağlayarak, sorulduğu zaman da itiraf ederek; yeni bir despotluk peşinde: İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kurucu kadrosunda yer alan, 3 yıllık kuruluş dönemi boyunca Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış, türlü yokluk ve zorluklar içinde olağanüstü başarı göstermiş Sanat Teknik Direktörü, yılların başarılı tasarımcısı Özlem Karabay’ı, kurumdan uzaklaştıracağını bildirmiş. Karabay’ın da özverili ve rasyonel çalışmalarından, emeğinden başka, ne bir suçu var, ne kabahati…

***

Nereden beslendiği belirsiz bu tür hoyratlık ve despotlukların, bir sanat kurumunda yeri yoktur. Dağdan gelip bağdakini kovmayı andırır. Ve Üzümcü’nün niyetinin, üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunun açık kanıtıdır. İş Kanunu ve kapsam dışı çalışma koşulları, Kurum’a darbe girişimi şaibesi altında yaşayan bu yeni Genel Sanat Yönetmeni’ne, meslekdaşlarını tiyatrodan uzaklaştırma yetkisini tanıyor olabilir. Üzümcü de bu yetkiyi, bazı uydurma gerekçelerle meslekdaşlarına karşı kullanarak; onbaşılıktan generalliğe terfi edeceğini düşünüyor olabilir. Bence öyle davranmasa iyi olur. Çünkü o yolun sonunda, tarihe faşist bir general müsveddesi olarak geçme ihtimali de vardır. 

Kurumun emrine ve hizmetine kazanılmış, deneyimli ve liyakatli elemanları neden uzaklaştırmak istiyorsunuz? Onlarla çalışırsanız, cehaletinizin ve beceriksizliğinizin ortaya çıkacağından mı korkuyorsunuz? Gizli kapaklı işleriniz mi var; onların ortaya dökülmesinden mi korkuyorsunuz? Diplomalarını da iptal ettirecek misiniz?…

UÇTU UÇTU İLKE UÇTU?

Darbeci Üzümcü’nün bir süredir bu konuda, ’ilke’ gibi bazı lâflar gevelediğini işitiyoruz ama; oradan da buram buram sahte demokratlık, tutarsızlık ve bulanıklık tütüyor. “Sınavsızlar gidecek”miş! Konuya Özlem Karabay örneğinden bakalım: 

Henüz var olmayan bir kurumun (İzmir Şehir Tiyatrosu) sınavı-mınavı olmaz. Kurum kurulur, Yönetim Kurulu oluşur, jüriler belirlenir, sınavlar ancak ondan sonra yapılır. Demek ki burada, İzmir Şehir Tiyatrosu’nun hayata geçebilmesi için emek veren kurucu bir sanatçı-yöneticisi söz konusudur. Kurucu Danışma Kurulu’ndaki aklıevvel Üzümcü’nün de -sözümona- okuyup onayladığı yönetmeliğe uygun olarak, Başkan tarafından ‘Direktör’ olarak atanmış, deneyimli bir tasarım sanatçısı. Bu sanatçının, -kurulacak olan tiyatronun henüz yapılmamış olan- sınavından geçmiş olmasını şart koşmayı, nasıl akıl ettiniz Allah aşkına?… Defne yaprağı mı çiğnediniz?

Soruyu kavrayabildiniz mi bari? Tekrarlayayım: Kurum’un kuruluşunda 3 yıl boyunca görev yapmış, sınavlarında jüri üyesi olarak yer almış, olağanüstü emek vermiş bir yönetici-sanatçıya şunu söylüyorsunuz: “Sen bu kuruma sınavsız girmişsin, gideceksin”. Bir sanatçıdan, salt sizin hayalinizde varolan bir sınavdan geçmiş olmasını nasıl beklersiniz? Bu oksimorona varmak için, boru otu mu içtiniz?

İlkeler, insan topluluklarının üstünde anlaşabildiği temel bilgi ve fikirlere yaslanan temel dayanaklardır. Sizin kan davası güder gibi ‘langır lungur, tarhana bulgur’ aklınıza düşen her şeyin tiyatro hayatı adına bir ilke sayılacağını kim söyledi size? 

Üzümcü, şimdi sıkı dur! Sen, İzŞT’nin Kurucu Danışma Kurulu’na sınavla mı girmiştin? Hayır… İzŞT’nin oyuncu sınavlarının jüri üyeliğine sınavla mı seçilmiştin? Hayır. Jüriye katılabilmek için, bana telefonlar edip ricada bulunduğunu unuttun mu?… İzŞT’nin Genel Sanat Yönetmenliğine hakkaniyetli bir değerlendirme ve eleme sonucunda önerilerek mi geldin? Hayır! İğdiş edilmiş bir yönetmelik üzerinden, Belediye Başkanı’nın kişisel tercihi sonucunda atandın! Yani sen de sınavsızsın!… Bu kafaya göre, ilk Sanat İletişim Direktörümüz Prof. Hülya Nutku hayatta olsa ve Direktörlük görevini sürdürüyor olsa, onu da mı gönderecektin? Öyle ya, o da sınavsız girmişti?… Bitmedi. Şimdi senin tiyatrodan uzaklaştırmak istediğin ilk Sanat Teknik Direktörü’nü (Özlem Karabay) ile diğer iki direktörümüzü (Prof. Hülya Nutku ve konuk sanatçı Ufuk Aşar) Sayın Başkan Tunç Soyer’in onayına sunmazdan önce 31 Mart 2021’de, senin de içinde olduğun Kurucu Danışma Kurulu’nun görüşüne sunmuştum. Bak, burada ne yazıyor:

*** Değerli Danışma Kurulu üyeleri,

(…)

Genel Sanat Yönetmeni sözleşmesinin 3 yıl süreli olması, gerekirse ancak ikinci bir 3 yıllık süre için uzatılabileceği prensibi korunmuştur.

Ancak Direktörler için 3 yıllık bir sınırlamanın, bu görevi yürütecek olanlara bir yarar sağlayamayacağı, tersine güvencesizliğe yol açacağı görüldüğünden; bu alanda süreli sözleşme formülünden vazgeçme yoluna gidilmiştir. DOLAYISIYLA DİREKTÖRLER DE KURUMA ‘SANATÇI’ NİTELİĞİ İLE GİRER VE DİREKTÖRLÜK POZİSYONLARI SONA ERDİĞİNDE, ‘SANATÇI’ OLARAK VARLIKLARINI SÜRDÜRÜRLER.

(…)

Gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi için ivedilikle kurulumuzun görüşüne sunulur.

Direktörlerimizi, yönetmeliğe göre önümüzdeki 15 gün içinde Danışma Kurulu’nun görüşüne sunacağım.

Saygı ve sevgilerimle. 

Yücel Erten***

Sen de o kurulun bir üyesiydin. Hiç bir itirazın olmadı. Senin bu ‘ilke’n neredeydi o zaman, nereye kaçmıştı?… 

Kindarlığını örtmek için uydurduğun bu ‘ilke’ kılıfı, berbat bir uydurma. Bak, sonuçta canyoldaşın, ortağın, yaverin Harun Özer de kurucu değil, direktör değil, sınava girmiş filan da değil. Ama demek ki, sınavsız girmiş biri ile Kurum’da pekâla çalışılabiliyor. Kurucu Sanatçı Yönetici Özlem Karabay'a ‘sınavsız’ deme cüretini gösterirken; kendi yaverini ‘Genel Sanat Yönetmeni Vekili’ diye yönetmelikte olmayan bir unvanla tiyatroya, üstelik 2-2.5 sanatçı maaşıyla dahil etmeyi biliyorsun. 

Önemle vurgulayalım: Kendi yaptığınız yönetmelikte olmayan bir unvanla!!! Bu ne ikiyüzlü bir ilkeymiş böyle? İlkeler, sanat hayatımızda ‘Tanımlanamayan Gök Cisimleri’ mi?

‘İlke’ diye çevrene yutturmaya çalıştığın şey, şahsen ürettiğin bir ‘ilkellik’tir! Tiyatroya emeği ve katkısı olan insanları, nedensiz ve dayanaksız safdışı etmek; ortaçağa özgü, ilkel bir davranıştır. Dikkatlice bakınca; tek nedenin de, Yücel Erten’in başarılı ekibini biçme hırsı gibi görünüyor…

***  

Tiyatro sanatı, kollektif üretilen bir sanattır. Bir sanatçıyı, sanat üretimine liyakatle katkıda bulunduğu kurumundan, hoşnutlukla eve iş götürdüğü mesleğinden, yaşamını anlamlı kılan sanatından koparmak; sürgündür. Bir sanatçının, sanatı ile ilgisiz bir ortamda, sabahsekiz-akşamaltı kart basarak ispat-ı vücut eylemesi; üretme heyecanı yerine zamanını doldur-boşalt yapması; yarı açık cezaevinden farksızdır. Kendini sanatçı sayan herkes de bu gerçeği bilmek, içine sindirmek, buna göre davranmak zorundadır. 

Bilmeyen ve anlamayanlar ise; bir biçimde sanat dünyasına sızmayı becermiş, eline bir düdükle bir değnek tutuşturulunca güç zehirlenmesine uğramış, eziklerdir.

DEMOKRATLARIN VE İZMİR CHP'NİN DİKKATİNE!

Biraz sosyoloji ekmeği yemiş aydın-demokrat-sanatçı çevresi, genellikle ana muhalefet olarak CHP’yi ve sol partileri umut olarak görür. Sağın bitmek bilmeyen iktidarında muhalefeti dövmenin anlamsızlığını görebilen bu insanlar; muhalefeti gereksiz yere örselememek, zayıflatmamak için de dikkat ve gayret gösterir.

Ne var ki CHP’ye yuvalanmış bazı pişkin oportünistler ile CHP’nin yerel yönetimlerde göreve getirdiği bazı sahte demokratlar, AKP’nin kurslarından diploma almış gibi davranmaktan çekinmiyor. Şaka değil! Kendilerini demokrat sanmakla birlikte; 23 yıllık AKP egemenliği, algılarını ve davranışlarını antidemokrat bir hoyratlığa doğru biçimlendirmiş gibi duruyor.

Evet, demokratların, cumhuriyetçilerin iktidar yürüyüşünün içtenlikli neferiyiz. Bu nedenle sık sık eleştirimizi ölçüye almış, kimi itirazlarımızı yutkunup ertelemişizdir. İyi ama nereye kadar?…

Biz böyle sorumlu ve mantıklı davranmaya çalışırken; yerel yönetimlerde ani güç zehirlenmesine uğramış, işini bilmez bazı çavuşlardan dayak yemek zorunda mıyız?...

İnsanların ekmeğiyle, yaşam koşulları ile, mesleğiyle, sanatıyla oynamak; haklı hiç bir gerekçe olmadan mobbing, sürgün, işten çıkarma, fesih gibi yöntemlere başvurmanın, iktidar yürüyüşüne katkısı ne?… 

CHP yönetimi, kendini bu yürüyüş havasına kaptırıp, her köşede kendini Neron sanan ezik aparatçikler türemesine izin vermemeli.

Demokrasi mücadelesi bir bütündür. Sanat alanındaki antidemokratik ve keyfî davranışlara göz mü yumalım? Türkiye’nin bir adım demokrasiye, sanat kurumlarının bir yudum özerkliğe hasret kaldığı bir süreçte; donanımsızlığa, beceriksizliğe, hoyratlığa ve derebeylik heveslerine sessiz mi kalalım?…

Yücel Erten / İzmir, 26 Mart 2025


Yazıyı Tavsiye Et

Yorumlar


Bu yazıya henüz yorum yapılmadı.

Yorumları okumak yada yorum yazmak için sisteme giriniz.